2) NAS VE EVRENSEL HİTAP:
RİSALETİN KAPSAM VE AMACI
Kur’an insanın serüvenini, her ferdin aynı öz ve aynı değerle var edildiği "Ontolojik
Eşitlik" ilkesiyle başlatır (Nisâ 1). Ancak bu yaratılış cevheri,
kemale ermek için bir rehbere ihtiyaç duyar. İşte Risalet, ontolojik
yönden eşit olan insanın, içindeki bu ilahi fıtratı (Rûm 30) uyandırma ve
potansiyelini karanlıklardan aydınlığa çıkarma (İbrahim 1) ihtiyacına verilmiş
ilahi bir cevaptır. Elçinin
insanlardan biri olması , mesajın insan tabiatına uygunluğunu ve
ulaşılabilirliğini gösterir.
Allah, insanlar arasındaki bu asli eşitliğin bir gereği olarak, yine
onların içinden elçiler seçmiş (Istıfâ) ve hakikati "en-nâs"ın
(tüm insanlığın) ortak vicdanına sunmuştur. Peygamberlerin evrensel hitabı, her
insanın bu çağrıyı anlayabilecek akıl ve kalp donanımıyla, yani "eşit bir
muhataplık" vasfıyla yaratıldığını tescil eder. Bu yönüyle risalet,
yaratılıştaki cevheri sorumlulukla buluşturan bir köprü kurar. Çünkü her insan bu daveti anlayabilecek
akıl ve onu taşıyabilecek fıtratla yaratılmıştır.
Şimdi,
fıtrattaki eğilimi uyandırmak üzere nâs’a (insanlığa) yönelen ilahi nidanın,
hangi duraklardan geçerek bir 'hukuk ve ahlak nizamına' dönüştüğünü ayetlerin
ışığında takip edelim."
A)
Vahyin İnsanlara Ulaştırılma Süreci
Hac
Suresi.75
اَللّٰهُ يَصْطَفٖى مِنَ الْمَلٰئِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ ﴿٧٥-٢٢﴾؛
Hac
Suresi.75:
22.75:
Allah, meleklerden de resûller seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, hakkıyla
işitendir, hakkıyla görendir.
Hukuk sistemlerinde en kritik soru şudur: "Yasa koyucu ile muhatap
(Nas) arasındaki bağı kim kuracak?"
Kur’an’a
göre vahiy, Allah’ın seçtiği elçiler aracılığıyla insanlara ulaştırılır. Allah,
mesajını iletmek üzere hem meleklerden hem de insanlardan elçiler seçer. Bu
durum vahyin gök ile yeryüzü arasında kurulan ilahi bir iletişim süreci içinde
gerçekleştiğini gösterir. Elçi seçimi insanların tercihine bırakılmış bir
mesele değildir; bu seçim tamamen Allah’ın bilgisi ve hikmetiyle gerçekleşir. O metni hayata aktaracak "nitelikli
elçiler" üzerinden seçim yapılır.Hac 75 bu seçimi, ilahi bir istifa
(seçme/ayırma) ile kurulduğunu belirtir. Kullanılan "Seçmek يصطفى" fiili , en iyiyi ve en uygun olanı
liyakat esasına göre belirlemek demektir.
Ayetin elçileri iki gruba ayırması, hukukun iki aşamalı iletim hattını
sembolize eder:
1-Melek
Elçiler (Metafizik Hattı):
Hukukun kaynağından (Allah) bozulmadan, saf bir şekilde yeryüzüne inişini
garanti eder. Bu, hukukun "güvenilir veri" (Data) aşamasıdır.
Ayette elçilerin hem meleklerden hem de insanlardan "çoğul"
olarak zikredilmesi, vahyin sadece tekil bir haberleşme değil, göklerden yere
uzanan çok boyutlu bir "Kurumsal Sevk ve İdare Sistemi"
olduğunu gösterir. Vahyi ulaştıran ana elçi Cebrail (a.s) olsa da; mesajın
korunması, kaydedilmesi ve kâinatın her köşesine farklı görevlerle
ulaştırılması sürecinde devasa bir melekler heyeti görev yapar.
Ya da bu çoğul kullanım sadece vahyî
haber getirenler için kullanılmaz; Allah'ın emirlerini kâinatın her köşesine
ulaştıran tüm görevli melekleri de kapsayabilir:
2-İnsan
Elçiler (Sosyolojik Hattı): Hukukun insanlar (Nas) tarafından anlaşılabilir,
uygulanabilir ve örneklenebilir olmasını sağlar. İnsan elçi, soyut kuralı
somut adalete dönüştüren "yaşayan hukuk"tur.
Ayetin sonunda yer alan “Allah işitendir, görendir”
ifadesi de bu seçimin rastgele olmadığını, Allah’ın her şeyi bilen ve gören bir
otorite (mutlak denetim) olarak elçilerini bilinçli bir şekilde belirlediğini
vurgular. Böylece ayet, risaletin ilahi kökenini ve vahyin güvenilirliğini
ortaya koyar.
Bu, yasa koyucunun
sistemden elini çekmediğini, her an adaletin işleyişini denetlediğini beyan eder. Bu denetim, hükmün
bağlayıcılığını perçinler; çünkü sistemin her aşaması kayıt altındadır.
B)Elçi
Seçiminin Hikmeti
Araf Suresi.144
قَالَ
يَا مُوسٰى اِنِّى اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتٖى وَبِكَلَامٖى فَخُذْ مَا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرٖينَ ﴿١٤٤-٧﴾؛
Araf Suresi.144:
7.144: (Allah): 'Ey Musa' dedi, '(sana) ayetler
vahyederek ve (seninle) konuşarak sana insanların arasında üstün bir yer ayırdım;
sana bahşettiklerime sıkı sıkı sarıl öyleyse; ve şükreden kimselerden ol!'
“Seni risaletimle ve kelâmımla insanlar üzerine seçtim.”
“Nâs Üzerine Seçilmek” varoluşsal bir üstünlük
müdür, yoksa tarihsel bir görev midir?
Kur’an bağlamında bu seçiliş, varoluşsal bir ayrıcalık
değil; ilahi mesajı insanlara ulaştırma yükümlülüğüdür. Seçilmişlik, bu işte en
liyakatli kimse olmaktır. Bir imtiyazdan çok emanettir. Hz. Musa’nın hayatı
rahatlık değil; bir toplumu kölelik düzeninden çıkarıp ilahî hukukla inşa etme
görevidir.
Vahyi tebliğ etmek üzere sürgün, tehdit, kavmin itirazları gibi ağır
sorumlulukları olmasına rağmen görevini sadakatle devam ettirmiştir.
Bu durum “seçilmişliğin” ayrıcalık değil, yük olduğunu somutlaştırır.
Kur'an'da Seçilmişlik
Kur’an’da “bazı peygamberleri derecelerle üstün kıldık”
ifadesi geçer. Mesele “kim daha üstün?” sorusu değil; risalet zincirinin hangi
halkasının hangi ihtiyaca cevap verdiğidir. Bu üstünlük özsel değil;
fonksiyoneldir (Fonksiyonel = Görev merkezli, işlev odaklı.)
Kur’an’da seçilmişlik tek tip değildir:
Nuh – Sabır ve istikrarın sembolü
Ibrahim –
Tevhidin Akli İnşası
Isa – Şekilci
dindarlığa eleştiri/iç arınma ve ihlas
Yusuf – Kriz
yönetimi ve liyakat
Muhammad – vahyi
evrensel rahmet ve tamamlanmış hidayet formuna taşıyan son elçidir. Çünkü
Muhammed’in risaleti sadece ahlak değil; hukuk da içerir. Ancak onun mesajı
artık belli bir kavme değil, bütün insanlığa yöneliktir.
Hz Musa hangi açidan “nas” üzerine seçilmiştir?
“Seni risaletimle ve kelâmımla insanlar üzerine seçtim.”
Burada iki şey birlikte zikredilir:
Risaletimle (görev)
Kelâmımla (doğrudan hitap)
Tur’daki sahne :Musa’nın Tevrat’ı alışı, hukuk inşa edişi, toplumu
yönlendirme yetkisi bağlamında gerçekleşir.
Musa’nın misyonu:
Firavun
sistemine karşı özgürlük mücadelesi veren,
Köleliği kırıp ilahî hukuku kamusal düzeyde görünür kılan ,
Dağılmış bir topluluğu bilinçli bir ümmete dönüştüren,
İlahi hukuku (Tevrat) yazılı bir sistem olarak tesis eden
bir elçidir.
Musa’nın “ nâs üzerine seçilmesi”– bir halkı: köle
topluluğundan → ilahî hukukla yaşayan bilinçli topluma dönüştürme görevini
ifade eder.
Soru: Allah, Hz. Musa ile neden melek aracılığı olmadan,
doğrudan "Kelâm" yoluyla konuşmuştur?
Cevap: Kur’an’da vahiy genellikle bir melek aracılığıyla iletilir.
Ancak Hz. Musa’nın durumu bazı yönleriyle istisnaîdir. Kur’an-ı Kerim, Nisâ 164
ve A’râf 144 ayetlerinde bu özel durumu vurgulayarak ilahi hukukun "kurucu
gücüne" dikkat çeker. Diğer vahiylerde melekler birer elçi ve koruyucu
olarak görev yaparken, Hz. Musa örneğindeki bu doğrudan hitap; ona verilen
mesajın özellikle yasa ve düzen kurucu bir vahiy taşıdığını gösterir. Yani
mesele sadece bir ilahî sesin duyulması değil; İsrailoğulları’nı toplumsal ve
hukukî bir düzen etrafında birleştirecek olan vahyin doğrudan herhangi bir
aracı, yorum veya aktarım katmanına uğramadan, bizzat "Egemen
Otorite" tarafından mühürlendiğini gösterir. Bu durum, Hz. Musa’ya
verilen hükümlerin sıradan bir tavsiye değil, toplumsal düzeni inşa eden sarsılmaz
bir "Anayasa" niteliğinde olduğunu kanıtlar.
“İlâhi Kelâm” ile İlgili Bazı Ekollerin Yorumları:
İçtimaî tefsir, Kur’ân ayetlerini toplumun problemlerine çözüm üreten bir
perspektifle yorumlayan tefsir yöntemidir.
·
Hz.
Musa’ya verilen "kelâm"ı, İsrailoğulları’nı kölelik zilletinden
çıkarıp onurlu bir "millet" haline getiren "anayasal
ilkeler" olarak görürler. Onlara göre "kelâm", toplumsal bir
sözleşmenin ilahî zeminidir.
Zemahşerî (Keşşâf) ve Ebussuud Efendi gibi müfessirler,
ayetteki "istıfâ" (seçme) ve "kelâm" arasındaki bağı
"hikmet" üzerinden kurarlar.
Musa, ilahi hukukun kamusal sistem olarak kurucu
örneğidir denilebilir.
Ayetin sonunda yer alan "şükredenlerden ol" emri, şu
mesajı verir: "Sana tevdi edilen bu yüce görev sebebiyle asalet
iddiasında bulunma; aksine, omuzlarındaki bu ağır yükün bilinciyle Allah’a daha
fazla boyun eğ." Bu yönüyle şükür, peygamberi "nâs" (toplum)
üzerinde bir tahakküm kurmaktan alıkoyan ve onu asıl makamı olan
"kulluk" dairesinde tutan manevi bir emniyet kilididir.
Ayette Geçen “Nas" Kavramı Evrensel midir?
A'râf 144'te geçen "nâs" (insanlar) ifadesi, ilk bakışta
Hz. Musa’nın tarihsel muhataplarını işaret etse de; ilahî seçimin "insanlar arasından" yapılmış
olması, evrensel bir hakikati ilan eder: Çünkü Risalet, tüm insanlık türünün
ortak davasıdır.
Bu tercih, ilahî mesajın belirli bir dönemle sınırlı kalmadığını, aksine
tüm zaman ve mekânların insanına (Evrensel Nâs) hitap ettiğini gösterir.
Peygamberin insan türüne mensubiyeti, vahyin "uygulanabilir" ve
"insan odaklı" olduğunun en somut kanıtıdır.
Allah, elçisini insanlık ailesinin içinden seçerek; göksel kelâmı,
yeryüzündeki her bir ferdin vicdanına dokunacak evrensel bir rehbere
dönüştürmüştür. Böylece vahiy, sadece tarihsel bir durum olmaktan çıkarak, tüm
insanlık için her çağda geçerli olan bir hidayet rehberi haline dönüşür.
A'râf 144. ayette Hz. Musa’nın "insanlar içinden seçilmesi" ve
ona verilen "şükür" emri, peygamberlik makamının sınırlarını net bir
biçimde çizer:
Bu makam, ilahî bir imtiyaz değil,
yüksek bir sorumluluk ve kulluk dairesidir.
Âl-i İmrân 79 ve Maide 116. Ayetllerde kendisine kitap, hüküm ve
peygamberlik verilen hiçbir beşerin, insanları Allah’ı bırakıp kendisine kul
edinmeye çağırma yetkisinin olmadığı hakikatini tüm insanlığa ilan edilir.
Ali İmran Suresi.79
مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لٖى مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّٖنَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ ﴿٧٩-٣﴾؛
Ali İmran
Suresi.79:
3.79:
Allahʼın, kendisine Kitabʼı, hükmü (hikmeti) ve peygamberliği verdiği hiçbir
insanın, 'Allahʼı bırakıp bana kullar olun' demesi düşünülemez. Fakat (şöyle
öğüt verir:) 'Öğretmekte ve derinlemesine incelemekte olduğunuz Kitap uyarınca
rabbânîler (Allahʼın istediği örnek ve dindar kullar) olun.'
Maide
Suresi.116
وَاِذْ قَالَ
اللّٰهُ يَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونٖى وَاُمِّىَ
اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لٖى اَنْ اَقُولَ مَا
لَيْسَ لٖى بِحَقٍّ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فٖى نَفْسٖى
وَلَا اَعْلَمُ مَا فٖى نَفْسِكَ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ﴿١١٦-٥﴾؛
Maide
Suresi.116:
5.116:
Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: 'Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara,
Allahʼı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?' İsa da şöyle diyecek:
'Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem,
benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu
bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem.
Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin.'
Kur’an’da “beşer” ve “insan” kelimeleri aynı varlığı ifade
etse de vurgu noktaları farklıdır.
Beşer” kelimesi , insanın fiziksel, biyolojik ve
maddi yönünü temsil eder. Kur’an’da bu kelime genellikle insanın yeme, içme,
uyuma, yaşlanma ve ölme gibi hayvani/maddi ihtiyaçları söz konusu olduğunda
kullanılır. Yaratılmışlık ve sınırlılık anlam alanına vurgu yapar.
Yani ayet şunu hatırlatır:
Peygamber de sizin gibi etten kemikten bir varlıktır. Yaratılmış
bir beşerin ilahlık iddiasında bulunması zaten aklen ve fıtraten imkânsızdır.
Burada varoluşsal sınır çiziliyor.
Neden “İnsan” Değil?
“İnsan” kelimesi daha çok: Ahlaki sorumluluk, unutma
(nisyan), bilinç ve irade boyutunu çağrıştırır.
Eğer “insan” denseydi vurgu ahlaki boyuta kayabilirdi. Fakat
burada asıl mesele ilahlaştırma tehlikesi olduğu için, ayet peygamberin
biyolojik ve yaratılmış yönünü öne çıkarır.
Bağlamla İlişkisi
Âl-i İmrân 79, özellikle bazı toplulukların peygamberlerini
veya din âlimlerini aşırı yüceltmesine karşı bir düzeltmedir. Bu nedenle
“beşer” kelimesi, ilahlaşma ihtimalini kökten kesen güçlü bir kelime tercihi
olur.
Yani mesaj şudur: O da bir beşerdir; ilah değil.
Ayet, peygamberliğin bir insana (beşer), insanları kendisine kul yapması için
verilmediğini kesin bir dille belirtir.
Elçiliğin bir ilahlık iddiası değil, aksine nâs
(insanlık) içinden seçilmiş en kâmil kulluk makamı olduğudur. Elçi,
seçimle (istıfâ) üstün bir konuma gelse de, bu konum ona "Nas"
üzerinde ilahi bir egemenlik kurma hakkı vermez; bilakis onu nâs’a rehberlik
eden, tevhidin izzetini koruyan ve tüm övgüyü yalnızca Allah’a yönelten bir
emanetçi yapar.
"Rabbânî" Olma Daveti:
Âl-i İmrân 79. ayet, peygamberlik makamının sınırlarını ve elçi seçiminin
asıl hikmetini kesin bir dille çizer: İnsanları (nas) şahıslara değil,
mutlak hakikate (Rabb’e) yönlendirmek.
Ayette geçen "Öğretmekte ve okuyup araştırmakta olduğunuz kitap
uyarınca Rabbânîler olun" ifadesi, risaletin temel amacının toplumu
(nas) "Rabb’e mensup/kendini O’na adamış" bireyler haline getirmek
olduğunu vurgular. Hiçbir peygamber, kendisine verilen kitap ve hikmet
yetkisini kullanarak insanları "Allah’ı bırakıp bana kul olun"
şeklinde bir davete çağırma selahiyetine sahip değildir (Maide 116)
Bu ayet, seçilmişliğin bir kutsallık veya ilahlık üretmediğini;
aksine elçiyi, ilahi otoriteyi temsil eden ama asla onun yerine geçmeyen en
derin kulluk makamına yerleştirdiğini ilan eder. Böylece "nas",
beşerî bir otoriteye köle olmaktan kurtarılıp doğrudan Rabbânî bir bilince
davet edilir.
A‘râf 144 ve Âl-i İmrân 79. ayetlerin çizdiği ortak çerçeve, elçilik
kurumunun bir "kutsanma" veya "ilahlaşma" alanı olmadığını
kesin bir dille ortaya koyar. Elçi seçimindeki temel hikmet; beşeriyetin
kendi içinden bir rehberle ilahî kelâmı insanlığın ortak paydasında (Evrensel
Nâs) anlaşılır kılmak ve soyut mesajı somut bir ahlaka dönüştürerek "Rabbânî"leşme
sürecini başlatmak içindir.
Âl-i İmrân 79’da temelleri atılan "Rabbânîleşme"
idealinin yerel ve sınırlı bir hedef olmaktan çıkarıp, tüm insanlık ailesine
ulaştiran nihai ilan Araf 158.ayettir .
B) Peygamberin
Tüm İnsanlığa Gönderilişi: Evrensel Davet
(Araf
158 Nisa 170 Nisa 79 )
Araf Suresi.158
قُلْ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمٖيعًا الَّذٖى لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْيٖ وَيُمٖيتُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ الَّذٖى يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهٖ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿١٥٨-٧﴾؛
Araf Suresi.158:
7.158: De ki (ey Muhammed): 'Ey insanlar, şüphesiz, ben Allahın
hepinize gönderdiği bir elçiyim; O (Allah) ki, göklerin ve yerin egemenliği Ona
aittir! Ondan başka tanrı yoktur; hayatı ve ölümü bahşeden Odur!' Öyleyse artık
inanın Allaha ve Onun Elçisine! Okuması-yazması olmayan, Allaha ve Onun
sözlerine inanan Haberciye. Ona uyun ki doğru yolu bulasınız!
Âl-i İmrân 79'da bir elçinin muhataplarını şahsa değil, Rabb’e yönlendirme
disiplini (Rabbânîlik) anlatılırken; A'râf 158 bu davetin sınırlarını
yeryüzünün tamamına yayar. "Ey
İnsanlar! Ben sizin hepinize Allah'ın gönderdiği elçisiyim" nidası,
Rabbânîleşme çağrısının artık tek bir kavme veya zümreye değil, tüm
"nâs" tabakalarına yönelik bir "insanlık ödevi" olduğunu
tescil eder.
• Ayette geçen "cemîan" (hepinize/topluca)
kelimesi, hiçbir istisna bırakmaz. Ne bir ırkı ne de bir zaman dilimini
dışarıda tutar.
Âl-i İmrân 79'da bir beşerin ilahlık iddia edemeyeceği vurgulanmıştı.
A'râf 158 bu vurguyu gerekçelendirir: "O Allah ki, göklerin ve yerin
mülkü sadece O’nundur."
* İnsanların Rabbânîleşmesi,
yeryüzünde mülk ve otorite iddia eden sahte ilahlara (beşerî tağutlara) değil,
mülkün gerçek sahibi olan Allah’a aidiyet hissetmeleridir. A'râf 158, bu
aidiyetin tüm evreni kuşatan ilahî egemenlikten kaynaklandığını ilan ederek
Rabbânîliğin zeminini evrenselleştirir.
“göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğu “ ilkesi aynı
zamanda bir elçinin yetki alanının da tüm "mülk" (kâinat) kadar geniş
olduğunu gösterir.
Ümmi Nebi Resul Ne Demektir?
Risaletin kaynağının beşerî olmadığını gösterir.
“Ümmî” (الأمي)
kelimesi “ümm” (anne, asıl, kaynak) kökünden gelir.
Temel anlam çerçeveleri:
Okuma–yazma bilmeyen
Kitap ehline mensup olmayan (ehl-i kitap dışı)
Aslına/yaratılış haline bağlı olan (fıtrî saflık) anlamı da
taşır.
Yani:
Önceden yazılı bir doktrine bağlı değil.
Beşerî gelenekle biçimlenmemiş.
İlahi vahyin doğrudan muhatabı.
Bu yönüyle “ümmî”,
risaletin ilahi kaynağının delili olarak sunulur.
Kur’an bu anlamları
kullanırken bağlama göre hareket etmek
gerekir.
A‘râf 158 Bağlamında “Ümmî Nebî”
Evrensel hitap içerir: “Ey insanlar! Ben sizin hepinize
gönderilmiş Allah’ın Resûlüyüm.”
Ardından: “O ümmî nebîye iman edin.”
Burada “ümmî” vurgusu neden geliyor?
Çünkü sure bağlamında Yahudi ve Hristiyan toplulukların
peygamberlik anlayışı tartışılmaktadır. Birkaç ayet önce (A‘râf 157) Tevrat ve
İncil’de vasıfları yazılı olan peygamberden söz edilir.
Dolayısıyla burada “ümmî”:
📌 1. Kitap ehli olmayan
bir toplumdan gelen peygamber
Yani:
Vahyi önceki yazılı geleneğe dayanmadan alıyor.
Öğrenilmiş bir teolojik sistemin ürünü değil.
İlahi seçimin sonucu.
Bu, risaletin kaynağının beşerî olmadığını gösterir.
"A'râf
158 ‘deki 'yâ eyyühe'n-nâs' çağrısı, risaleti yerel bir ıslah hareketinden
çıkarıp küresel bir hidayet projesine dönüştürür. 'Cemîan' vurgusu, ontolojik
olarak eşit yaratılan tüm insanların , bilgi ve sorumluluk düzeyinde de eşit
muhataplar olduğunu tescil eder." Ayet, risaletin kavim merkezli tarihsel
modelden insanlık merkezli evrensel modele geçişini ilan eden metinsel bir
eşiktir.
Elçilerin Mesajının Niteliği Hakikat Çağrısı
A'râf 158 risaletin kapsamını, Nisâ 170 ise elçinin
getirdiği mesajın niteliğini açıklar: "Elçi size Rabbinizden hak
(gerçek) ile gelmiştir."
Nisa Suresi.170
يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ فَاٰمِنُوا خَيْرًا لَكُمْ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٖيمًا حَكٖيمًا ﴿١٧٠-٤﴾؛
Nisa Suresi.170:
4.170: Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği)
getirdi. O hâlde, kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin
ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allahʼındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet
sahibidir.
“Ey insanlar! Resûl size Rabbinizden hak ile geldi…”
Hak" Kavramı ve Nesnellik:
Nisâ 170’te geçen “Resûl size Rabbinizden Hakkı getirdi” ifadesi,
peygamberin mesajının kişisel bir yorum, kültürel bir öneri ya da tarihsel bir
görüş olmadığını vurgular. Buradaki “Hak”, hem gerçeklik (hakikat) hem de
adalet ve doğru ölçü anlamlarını taşır. Yani getirilen mesaj, insanın
varoluşuyla uyumlu olan nesnel bir doğruluğu temsil eder.
Ancak bu durum, insanın iradesini ortadan kaldıran bir zorunluluk anlamına
gelmez. Kur’an’da hakikat sunulur; kabul veya inkâr tercihi ise insana bırakılır.
“Hak” oluşu, mesajın sağlamlığını ve değişmezliğini ifade eder; fakat insanın
ona yönelmesi bilinçli bir tercih alanı içinde gerçekleşir.
"Kendi İyiliğiniz İçin" (Hayran lekum):
“Bu sizin için daha hayırlıdır” ifadesi, imanın Allah’ın ihtiyacını
karşılamak için değil, insanın kendi iyiliği için gerekli olduğunu vurgular.
Yani iman etmek, Allah’a bir katkı sağlamak değil; insanın kendi varoluşunu
dengeye kavuşturmasıdır. Kur’an böylece sorumluluğu dışsal bir zorlamadan
çıkarıp, insanın kendi hayrını gözeten bilinçli bir tercihe dönüştürür.
Mülkiyetin Evrenselliği:
Ayette yer alan, “Eğer inkâr ederseniz bilin ki göklerde ve yerde ne varsa
Allah’ındır” ifadesi, mülkiyetin mutlak ve evrensel sahibinin Allah olduğunu
hatırlatır.
Bu vurgu şunu gösterir: İnsanlığın (nâs) imanı ya da inkârı, hakikatin
kendisini değiştirmez. Çünkü insan, zaten ilahî mülkün içinde var olan sınırlı
bir parçadır. İnkâr, Allah’ın hükümranlığına zarar vermez; sadece insanın kendi
hayrından mahrum kalmasına yol açar.
Nisâ 170'te elçinin getirdiği mesajın "Hak" (mutlak gerçeklik)
olduğu vurgusundan sonra Nisa 79 da insanın
bu hakikat karşısındaki sorumluluğu ortaya konur.
İnsanın Özgür Tercihi
Nisa Suresi.79
(Nisâ 79) ise bireysel sorumluluk ve bu çağrı karşısında
insanın özgür ve bilinçli bir özne olması söz konusudur. Bu gerçeğin hayattaki
karşılığı şöyle tanımlanır: "Sana gelen her iyilik (hasene)
Allah’tandır."
Kur'an burada evrensel bir yasayı inşa eder:
İlahi hakikate (Nisâ 170) uygun yaşayan bir toplum , kaçınılmaz olarak iyilik
ve güzellik (Nisâ 79) içinde yaşar. Bu evrensel hitabın içeriğini
'bireysel sorumluluk' üzerine kurar. Ayet, iyiliğin ilahi rahmete, kötülüğün
ise beşerî tercihlere dayandığı şeklindeki evrensel ahlak yasasını vazeder.
Elçinin tüm insanlığa (en-nâs) gönderilme hikmeti, bu ontolojik yasayı tebliğ
ederek insanı kendi eylemlerinin öznesi kılmak ve onu dışsal bahanelerden
arındırarak ilahi adalet karşısında sorumlu bir bireye dönüştürmektir."
Hayrın
Kaynağı
“Her
iyilik Allah’tandır” ifadesi, varlıkta asıl kaynağın Allah olduğunu bildirir.
Hayat,
nimet, imkân, hidayet, başarı — hepsi ilahi lütuf çerçevesindedir. İnsan kendi
başına mutlak bir hayır üreticisi değildir; imkânı ve kudreti veren Allah’tır.
Kötülük
ve Sorumluluk
“Başına
gelen her kötülük nefsindendir” cümlesi ise insanın iradesine işaret eder.
Buradaki
“kötülük” (seyyie), çoğu müfessire göre: Günahın sonucu,Yanlış tercihin
neticesi, İlahi ölçüye aykırı davranışın karşılığı anlamındadır. Allah hayrı
murat eder, insan ise iradesiyle yanlış tercihte bulunabilir. Bu da sonuç
doğurur.Bu, ahlaki sorumluluk ilkesidir.
Ayetin devamında: “Seni insanlara elçi gönderdik…”
Hakikat gönderilmiş, ölçü bildirilmiş, yol açıklanmıştır. Artık insan
mazeretsizdir. Hayır ve şer arasındaki tercih bilinçli yapılır.
Elçinin
gönderilmesi, insanüstü bir güç veya kaderi değiştiren bir otorite değildir. O
da bir beşer olarak iyiliği Allah'tan bilir, bir zorlukla karşılaştığında
sabreder. Bu, elçiyi "insanlar içinden bir insan" (beşer-resul)
olarak tutar ve "Nas"ın elçiyi ilahlaştırmasını veya ondan mucizevi
bir şekilde kötülükleri savuşturmasını beklemesini engeller.
Ayetin sonunda "Şahit olarak Allah yeter" denilmesi,
elçinin görev alanını sınırlar.
Elçi, bu evrensel
sorumluluk yasasını (iyilik/kötülük dengesini) insanlara tebliğ eder. İnsanların
bu yasaya uyup uymadığına, sorumluluğu üstlenip üstlenmediğine şahitlik edecek
olan ise Allah’tır. Bu, elçinin görevinin "hükümranlık" değil,
"insanlığa (Nas) yönelik bir hatırlatma ve rehberlik" olarak
konumlandırır.
“Peygamberin tüm insanlığa gönderilişi” ile
ilgili Kur'an’da :
A‘râf
158 risaletin bütün insanlığa ilan edildiğini,
Nisâ
170 bu evrensel çağrının “Hak” olduğu ve Hak olandan geldiğini,
Nisâ 79 ise insanın bu hakikat karşısındaki
tercihinden bizzat sorumlu olduğunu ortaya koyarak, ilahî mesajın hem kuşatıcı
hem de bilinçli bir ahlaki yükümlülük doğuran evrensel bir davet olduğunu
göstermektedir.
C)Risaletin
Gayesi: Uyarmak,Müjdelemek,Tebliğ Etmek, Beyan etmek ,Adaleti İkame Etmek
(Nisa
105 Bakara 213 Sebe 28 Hac 49 İbrahim
1 Nahl 44 Maide 67 Zümer 41 Nisa 165)
1)Adaletin
tesis edilmesi
Nisa
Suresi.105
اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا
اَرٰيكَ اللّٰهُ وَلَا
تَكُنْ لِلْخَائِنٖينَ خَصٖيمًا ﴿١٠٥-٤﴾؛
Nisa Suresi.105:
4.105: (Ey Muhammed!) Biz sana Kitabʼı (Kurʼanʼı) hak
olarak indirdik ki, insanlar arasında Allahʼın sana öğrettikleri ile hüküm
veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.
Ayet,
Kur’an’ın “hak ile indirildiğini” bildirir. Bu ifade vahyin temel işlevlerinden
birinin insanlar arasında adaletli hüküm vermek için ölçü oluşturmak olduğunu
gösterir.
“Allah’ın
sana gösterdiği şekilde hükmetmen için” ifadesi, peygamberin hükmünün kişisel
görüşe değil vahyin rehberliğine dayandığını belirtir. Bu durum adaleti tesis
etmenin zeminidir.
“hainlerin
savunucusu olma” uyarısı, suçlu kim olursa olsun onu savunmanın doğru
olmadığını ifade eder. Bu, Kur’an’ın adalet anlayışında akrabalık, kabile veya
toplumsal baskının etkili olmaması gerektiğini gösterir.
2)Anlaşmazlıkların
Çözümü
Bakara
Suresi.213
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً
فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّٖنَ مُبَشِّرٖينَ وَمُنْذِرٖينَ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ
بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فٖيمَا اخْتَلَفُوا فٖيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فٖيهِ
اِلَّا الَّذٖينَ اُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ
فَهَدَى اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فٖيهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِهٖ
وَاللّٰهُ يَهْدٖى مَنْ يَشَاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ ﴿٢١٣-٢﴾؛
Bakara Suresi.213:
2.213: İnsanlar tek bir
ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve
beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında
hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten
sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden
anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle,
onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru
yola iletir.
Bakara 213, insanlığın başlangıçta "tek bir ümmet" (ümmeten
vâhideten) olduğunu, ancak sonradan ihtilafa düştüğünü belirtir. Bu noktada peygamberlerin
gönderiliş amacı, sadece bireysel bir kurtuluş değil, toplumsal bir "hakemlik"
görevidir.
Anlaşmazlıkların
Çözümü: ihtilafın
ortaya çıkışı, hakikatin yokluğundan değil, yanlış yorumlanmasından doğar.
Ayette, ihtilafların “kendilerine apaçık deliller geldikten sonra sırf
aralarındaki kıskançlık ve azgınlık ( bağyen beynehum ,) yüzünden” çıktığı
belirtilir. İnsanın “zorlu
hayat şartlarında mücadele etme" donanımı (hırsı, mülkiyet arzusu,
öfkesi), bazen raydan çıkarak "Bağy" (haddi aşan kıskançlık ve
zulüm) dediğimiz toplumsal çatışmaya yol açar. İnsanlar, fıtratlarındaki bu
enerjiyi birbirlerini ezmek için kullandıklarında "tek ümmet" olma
vasfını kaybederler.
Müjde
ve Uyarı Dengesi:
Peygamberler "müjdeleyiciler ve uyarıcılar" olarak bu enerjiyi
tekrar adalet ve barış yoluna sokmak, yani "takva" yönünü
hakim kılmak için birer "hakem" olarak gönderilir.
Risaletin amacı, "Nas"ın içindeki bu azgınlık ve bencillik (bağy)
duygusunu dizginleyerek, toplumu bireysel ihtirasların elinden kurtarıp evrensel
hukukun (hak) himayesine almaktır. Toplumsal düzeni hakikat ekseninde
yeniden inşa etmektir.
Adaletle İnşa/kitapla
hükmetmek:
Ayet, risaletin amacının soyut bir inanç telkini değil; nâs'ın içine düştüğü
çekişmeleri, mülkiyet kavgalarını ve hak ihlallerini "Kitabın
rehberliğinde" adaletle çözüme kavuşturmak olduğunu vurgular.
Sonuç olarak :"Bakara
213. ayet, risaleti tarihsel bir zorunluluk olarak sunar. Ayette 'Nas'ın
(insanlığın) başlangıçtaki birliğinin ihtilaflarla sarsıldığı ve bu
parçalanmışlığı ancak 'Hak ile hükmeden bir elçilik' kurumunun onarabileceği
vurgulanır. Dolayısıyla risaletin amacı, sadece bireyleri kurtarmak değil;
'Nas'ı (insanlığı), aralarındaki ihtiras ve azgınlıklardan (bağy) arındırarak
ilahi bir adalet (hak) etrafında yeniden 'tek bir ümmet' kılmaktır.
3) Evrensel gönderiliş
Sebe Suresi.28
وَمَا
اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشٖيرًا وَنَذٖيرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿٢٨-٣٤﴾؛
Sebe Suresi.28:
34.28: Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve
uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Bu ayet, Hz. Muhammed’in (sav) risaletini önceki peygamberlerin yerel
görevlerinden ayıran en net beyandır: "Biz seni ancak bütün insanlara
(kâffeten li’n-nâs) müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik."
Cemîan" kelimesineden farkı
nedir?
Cemîan "toplamak, bir araya
getirmek" anlamındaki (cem’) kökünden gelir. Anlamı:
Parçaların bir araya gelerek oluşturduğu bir "toplamı" ifade eder.
Daha çok bir topluluğun birlikteliğini vurgular. "Kâffeten" dendiğinde ise odak
noktası "hiçbir parçanın dışarıda kalmaması"dır (hiçbir fire
verilmemesidir).
Müjde
ve Uyarı Dengesi:
Tıpkı Bakara 213'te olduğu gibi, burada da peygamberin fonksiyonu
"beşîr" (müjdeleyici) ve "nezîr" (uyarıcı) olarak
tanımlanır. Bu, toplumsal inşada teşvik (umut) ve denetim
(sorumluluk) dengesinin evrensel bir ahlak yasası olduğunu kanıtlar.
Bilgi
ve Farkındalık Sorunu:
Ayetin sonundaki "Fakat insanların çoğu bilmezler" ifadesi, bu
evrensel hakikatin önündeki en büyük engelin "cehalet ve dar
kalıplar" olduğuna işaret eder.
Sebe
28, risaletin niceliğini (bütün insanlar ifadesi) belirler.
4)
Apaçık uyarıcıdır
Hac Suresi.49
قُلْ
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا اَنَا لَكُمْ نَذٖيرٌ مُبٖينٌ ﴿٤٩٢٢
Hac
Suresi.49:
22.49: De
ki: 'Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.'
Hac 49, evrensel risaletin omuzlarına yüklenen ağır yükü, "şeffaf bir
kulluk" ile dengeler: "De ki: Ey insanlar! Ben sizin için ancak
apaçık bir uyarıcıyım (nezîrun mubîn)."
Yetki
Sınırı ve Şeffaflık:
Ayetteki "mubîn" (apaçık) sıfatı, tebliğin hiçbir gizem veya
karmaşa barındırmadığını gösterir. Peygamber, "Nâs"a karşı dürüst,
net ve anlaşılır bir rehberdir. Kendisini bir "hükümran" veya
"ilah" olarak değil, sadece "uyarıcı" olarak konumlandırır.
İnsanlığa
Hitap: Yine "Yâ
eyyühennâs" (Ey İnsanlar) nidasıyla başlayan bu ayet, uyarılan
kitlenin evrenselliğini teyit ederken, elçinin bu kitle karşısındaki tevazu
ve sorumluluk makamını gösterir..
Hac
49, risaletin niteliğini (apaçık bir uyarıcı) belirler.
5)
karanlıklardan aydınlığa çıkarmak
İbrahim Suresi.1
الَرٰ
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ
الْحَمٖيدِ
﴿١-١٤﴾؛ “
“İbrahim Suresi.1:
14.1: (1-2) Elif Lâm Râ. Bu Kurʼan, Rablerinin izniyle insanları
karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve
yerdeki her şey kendisine ait olan Allahʼın
yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı
vay kâfirlerin hâline.
li-tuhrice’n-nâse" (insanları çıkarman için)
ifadesi "Nâs" olarak belirtilmiştir. Bu, kitabın ve elçinin
aydınlatma görevinin yerel bir aydınlanma değil, evrensel bir "zihniyet
devrimi" olduğunu gösterir.
Ayet, Kitab'ı peygambere nispet ederken ("sana indirdiğimiz")
ve görevi ona yüklerken ("çıkarman için"), nihai başarıyı ve
imkânı Allah’a bağlar ("Rablerinin izniyle").
Bu
vurgu, peygamberin bir "sihirbaz" veya "yaratıcı" değil;
Allah'ın projesini yeryüzünde uygulayan bir rehber olduğunu gösterir.
Başarı, rehberin de bağlı olduğu "İlahi İzin" ve
"Sünnetullah" çerçevesinde gerçekleşir
Özetle ayet, risaletin amacını şöyle
ortaya koyar: Vahiy, insanı zihinsel ve toplumsal karanlıklardan çıkarıp tevhid
merkezli bir bilinç ve adalet düzenine taşımak için indirilmiştir.
6) indirileni insanlara beyan etmek
Nahl Suresi.44
بِالْبَيِّنَاتِ
وَالزُّبُرِ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ﴿٤٤-١٦﴾؛
Nahl Suresi.44:
16.44: (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla
gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde)
düşünmeleri için sana bu Kurʼanʼı indirdik.
Peygamberin
beyan görevi nedir?
Peygamberin
beyan görevi ile ilgili görüşler
şunlardır:
Kur'an'ın
Kur'an ile Açıklanması (İbn Kesir)
· Bu
yaklaşıma göre; Nahl 44’teki 'beyan' görevi, Peygamber’in ilahi kelama
dışarıdan yaptığı bir ekleme değil, Kur’an’ın kendi içindeki açıklama sistemini
(hikmeti) görünür kılmasıdır. Burada elçi, Allah’ın ayetlerle kurduğu anlam
ağını 'Nas' için deşifre eden bir muallim konumundadır. Bu durum,
'Nas'ın hitabı anlamak için peygambere muhtaç olduğunu, peygamberin ise bu
açıklamayı yaparken tamamen Kur’an’ın kendi metodolojisine (mesânî sistem)
bağlı kaldığını gösterir."
Gelenekselci Ehl-li Sünnet (İmam Şâfi..)
Bu ekol için beyan; Kur’an’daki kapalı (mücmel) hükümleri açıklamak, genel
(âmm) hükümleri özelleştirmek ve uygulamayı sabitlemektir. Peygamberin beyanı,
metnin ayrılmaz bir parçasıdır.
İmam Şafii. Er-Risale adlı
eserinde "Sünnetin Kur’an’ı beyan etme" zorunluluğunu sistemleştirmiş,
vahyi "vahy-i metluvv" (Kur’an) ve "vahy-i gayr-i metluvv"
(Sünnet) olarak ikiye ayırarak beyanı ilahî bir koruma altına almıştır.
Tarihselci Bakış Açısı (Nasr Hamid Ebu Zeyd ....Mustafa
Öztürk )
Bu ekol, beyan görevini tamamen 7. yüzyıl Hicaz toplumunun kültürel, dilsel
ve zihniyet dünyasıyla sınırlı bir "iletişim süreci" olarak görür.
Beyan, o günkü muhatapların (Nâs) anlayış seviyesine uygun bir hitaptır.
Bazı
tarihselciler "bu metin o güne hitap ediyordu, bugün için hukuki bir
bağlayıcılığı yoktur, sadece o dönemin dindarlık tecrübesini bize anlatır"
diyebilirler.
Yaşayan Sünnet ve Ahlaki Beyan (Mutezile ...Fazlur
Rahman çizgisinde olanlar)
Fazlur Rahman’a göre:
Peygamberin beyan görevi, sadece lafzı açıklamak değil; vahyin
indiği tarihsel şartlarda ilahî ilkeleri somut bir toplumsal modele
dönüştürmektir.
Fazlur Rahman "hükmün formu tarihseldir
ama ruhu evrenseldir" der.
Vahiy
külli (evrensel) ilkeler getirir; Peygamber ise bu ilkeleri 7. yüzyıl Hicaz
toplumunun sorunlarına "tercüme eder" (beyan eder).
Örnek: Kur'an "infak
edin" der. Peygamberin beyan görevi, bu emri o günkü yoksulluk
sınırlarını, ihtiyaç sahiplerini ve ekonomik sistemi dikkate alarak hayata
geçirmektir. "Eğer peygamber bugün yaşasaydı, modern ekonomik sistemin
içinde 'infak' emrini çok daha farklı kurumsal yapılarla beyan ederdi."
Çünkü beyan, sabit bir şerh değil, ilahi maksadı her çağa taşıma çabasıdır.
Nahl 44'ü “Nas"ın
evrensel sorunlarına çözüm odaklı düşündüğümüzde, "Peygamber'in beyanı,
sabit ilkelerin değişken hayata uygulanma yöntemidir" diyerek tarihselci
ve ahlakçı bakışı gerekçelendirebiliriz.
7) Tebliğ sorumluluğu
Maide Suresi.67
يَا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ ﴿٦٧-٥﴾؛
Maide Suresi.67:
5.67: Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.
Eğer bunu yapmazsan, Oʼnun
verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni
insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete
erdirmeyecektir.
Risaletin
Gayesi:
Peygamber'in görevi, ilahi mesajı olduğu gibi, hiçbir sansüre veya seçiciliğe
tabi tutmadan "Nas"a ulaştırmaktır. Bu, mesajın nesnelliğini ve
evrenselliğini koruma gayesidir.
Ayetin en can alıcı kısmı, "Allah seni insanlardan (Nas)
koruyacaktır" vaadidir.
Sosyal
Bir Gerçeklik:
"Nas", her zaman mesajı sükunetle karşılayan homojen bir kitle
değildir. Hakikat, statükoyu bozduğu için "Nas"ın bir kesimi elçiye
direnç gösterebilir.
Allah,
elçisini insanlar arasından seçtiği için o, fiziksel olarak saldırıya açıktır.
Ancak bu ayet, elçinin görevini yaparken beşerî kaygılardan (korku, baskı,
tehdit) özgürleşmesi gerektiğini söyler. Buradaki koruma, sadece
peygamberin "şahsını" değil, asıl olarak "tebliği"
korumaya yöneliktir.
Eğer
elçi görevini tamamlamadan saf dışı bırakılsaydı, ilahi proje yarım kalırdı.
Dolayısıyla "Allah seni koruyacaktır" demek, "Bu dinin
tamamlanması Allah’ın garantisi altındadır" demektir. Ayetin başında yer
alan "Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun"
uyarısı ile sonundaki "koruma" vaadi birbirini tamamlar: Görev
tamdır, koruma tamdır.
Aynı
zamanda buradaki koruma, peygamberi "yarı-tanrı" yapan doğaüstü güç yakıştırmaların aksine, peygamberin öldürülebilir
ve zarar görebilir bir "beşer" olduğununda itirafıdır. Eğer
peygamber zaten doğası gereği ölümsüz veya dokunulmaz olsaydı, Allah’ın
"seni koruyacağım" demesine gerek kalmazdı. Bu vaat, elçinin insani
kırılganlığını teyit eder.
Ayetin sonundaki "Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez"
ifadesi, risaletin sınırını çizer:
8) Özgür tercih alanı
Zumer Suresi.41
اِنَّا
اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّ فَمَنِ اهْتَدٰى فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكٖيلٍ ﴿٤١-٣٩﴾؛
Zumer Suresi.41:
39.41: (Ey Muhammed!) Biz sana Kitabʼı (Kurʼanʼı) insanlar için, hak olarak indirdik. Kim doğru
yola girerse, kendisi için girmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine
sapar. Sen onlara vekil değilsin.
Risaletin gayesini 'insanlık (Nas) için bir
farkındalık alanı açmak' olarak tanımlar. Allah, Kitabı 'hak' üzere indirmiş ve
elçiyi bir duyurucu kılmıştır; ancak insanın hidayet yolundaki iradesine
müdahale etmemiştir. 'Sen onların üzerinde bir vekil değilsin' ikazı, elçilik
makamının insanlar üzerinde bir tahakküm (baskı) aracı değil, bir rehberlik (şahitlik)
makamı olduğunu tescil eder. Bu yönüyle risalet, insanın ontolojik
özgürlüğünü koruyarak onu ahlaki bir özne haline getirmeyi hedefler."
9) İnsanların mazeretlerini geçersiz kılmak
Nisa Suresi.165
رُسُلًا
مُبَشِّرٖينَ وَمُنْذِرٖينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللّٰهُ عَزٖيزًا حَكٖيمًا ﴿١٦٥-٤﴾؛
Nisa
Suresi.165:
4.165:
Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden
sonra insanların Allahʼa karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç
sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ayette:
Risaletin gayesini Allah ile "Nas" arasındaki büyük davada,
insanın sunabileceği "Bilmiyordum, haberim yoktu" şeklindeki mâzeretleri (hüccet) geçersiz kılmaktadır.
Risalet insanlık için ilahi hüccettir.
“Nâs” burada hesap verecek bilinçli varlık olarak
tanımlanır.
Ayet "Allah Azîzdir, Hakîmdir" diyerek biter.
Allah’ın
peygamber göndermesi bir mecburiyet değil, O’nun Hikmetinin (her şeyi
yerli yerince yapması) bir gereğidir. İnsanları (Nâs) karanlıkta bırakmamak,
O’nun kullarına olan merhametinin bir sonucudur.
Risaletin gayesi ile ilgili ayetleri şöyle bir mantık
zinciri ile bağlayabiliriz:
1)
adaletin tesis edilmesi
Nisa-105 : Allah'ın gösterdiği
şekilde hükmetmen için
2)
İhtilafların giderilmesi
Bakara Suresi 213 :Beşerî ihtilaf, hakemlik ihtiyacı.
3) Evrensel
gönderiliş
Sebe Suresi 28 : “Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve
uyarıcı olarak gönderdik.”
4) bilinç uyandırma
Hac Suresi 49 :Bilinç uyandırma.
“Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
5) karanlıklardan nura çıkarmak
İbrahim Suresi 1: “İnsanları karanlıklardan nura çıkarman
için…”
6) Beyan ve bilinç inşası
Nahl Suresi 44: “İnsanlara kendilerine indirileni
açıklayasın diye.” (açıklama, tefekkür ve akli inşaa)
7) Eksiksiz tebliğ sorumluluğu
Maide Suresi 67:“Rabbinden sana indirileni tebliğ et…”(eksiksiz
iletim)
8) Özgür tercih alanı
Zümer Suresi 41:“Hak ile indirdik; kim doğru yolu seçerse
kendi lehinedir.”(zorlama yok; sorumluluk bireysel)
9) İnsanların mazeretlerini geçersiz kılmak
Nisa Suresi 165: “ İnsanların Allah’a karşı bir mazereti
kalmaması için…”
D)
Risaletin Beşeriliği ve “Nâs”ın İtirazı
(Yunus
2 İsra 94)
Risaletin evrensel oluşu, her zaman kabul gördüğü anlamına
gelmez.
Yunus Suresi.2
اَكَانَ
لِلنَّاسِ عَجَبًا اَنْ اَوْحَيْنَا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُبٖينٌ ﴿٢-١٠﴾؛
Yunus Suresi.2:
10.2: İçlerinden bir adama insanları uyar ve iman
edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu
müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o
kâfirler, 'Bu elbette apaçık bir sihirbazdır' dediler?
Yunus Suresi 2. Ayette “nas”ın risalet karşısındaki temel
itirazın vahyin içeriğine değil, elçinin beşer oluşuna yöneldiği görülür. Yunus
2’de “insanlara içlerinden bir adama vahyetmemiz tuhaf mı geldi?” ifadesi,
elçinin “minhum” yani muhatap kitlenin kendi ontolojik zemininden seçildiğini
vurgular; bu, risaletin insanüstü bir figür üzerinden değil, beşerî gerçeklik
içinde kurulduğunu gösterir. Ancak aynı durum, insanın yerleşik otorite
tasavvurunu sarsar; zira ilahî mesajın melek ya da olağanüstü bir varlık
aracılığıyla gelmesi beklentisi, beşerî bir elçi karşısında şaşkınlığa ve
dirence dönüşür.
İsra Suresi.94
وَمَا
مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُوا اِذْ جَاءَهُمُ الْهُدٰى اِلَّا اَنْ قَالُوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَرًا رَسُولًا ﴿٩٤-١٧﴾؛
İsra Suresi.94:
17.94: İnsanlara hidayet (Kurʼan) geldikten sonra onların iman
etmelerine ancak, 'Allah, bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi?' demeleri
engel olmuştur.
Elçinin insan oluşu iki temel sonucu
doğurur:
Oysa risaletin
beşeriliği bir eksiklik değil, ilahî hikmetin gereğidir; çünkü elçinin insan
oluşu, hem örnekliği mümkün kılar hem de sorumluluğu askıya alacak mazeretleri
ortadan kaldırır. Bu bağlamda risalet, türler arası bir iletişim değil,
insanlık içi bir bilinç çağrısıdır; vahiy aşkın kaynaktan gelir, fakat insanın
anlayabileceği ve yaşayabileceği bir beşerî model üzerinden tecelli eder.
Yunus 2 ve İsrâ 94 ayetleri, risaletin önündeki en büyük engelin 'mesajın
içeriği' değil, 'elçinin beşeriyeti' olduğunu ifşa eder. 'Nâs'ın (insanlığın)
kendi içinden çıkan bir rehbere itiraz etmesi, aslında sorumluluktan kaçışın
bir yansımasıdır. Allah'ın elçiyi bir beşer olarak seçmesi, dinin 'yaşanabilir
ve taklit edilebilir' olmasını sağlarken; nâsın buna 'sihir' diyerek direnmesi,
hakikati kendi konfor alanlarının dışına itme çabasından başka bir şey
değildir."
SONUÇ:
Kur'an'ın bu ayetler silsilesiyle çizdiği tablo; risaletin bir
"seçkinler sınıfı" yaratmak için değil, tüm insanlığı (Nâs)
karanlıktan aydınlığa çıkaracak ortak bir adalet ve ahlak zemininde buluşturmak
için gönderildiğini kanıtlar. Elçinin beşerî kimliği, vahyin hayattan kopuk bir
teori değil, bizzat insan eliyle gerçekleştirilebilir bir "yaşam
modeli" olduğunun en büyük teminatıdır. Nihayetinde bu evrensel çağrı;
mazeretleri tüketen, kutsallık kültünü reddeden ve her bireyi kendi özgür
iradesiyle hakikatin sorumluluğunu üstlenmeye davet eden ilahî bir
özgürleşme projesidir.
Kaynakça
Klasik Tefsirler
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul:
Azim Dağıtım.
Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli
Âyi’l-Kur’an, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye.
İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut: Dârü’l-Marife.
Çağdaş ve Akademik Çalışmalar
Fazlur Rahman, Kur’an’ın Ana Temaları, çev. Alparslan
Açıkgenç, Ankara: Ankara Okulu Yayınları.
Seyyid Hüseyin Nasr (ed.), Kur’an Çalışmaları (The Study
Quran), İstanbul: İnsan Yayınları.
Martin Lings, Hz. Muhammed’in Hayatı, çev. Nazife Şişman,
İstanbul: İnsan Yayınları.
William Montgomery Watt, Hz. Muhammed Mekke’de, İstanbul:
Kuramer Yayınları.