Loading...
11)HAZRETİ İBRAHİM(SAV) VE DİNLER ARASI DİYALOG

HAZRETİ İBRAHİM VE DİNLER ARASI DİYALOG 

Dinler arası diyalog meselesi, modern dönemde hem teolojik hem de sosyo-politik düzlemde yoğun biçimde tartışılan bir konudur. Bu tartışmalar bağlamında Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid eksenli yaklaşım ile modern çoğulcu din anlayışları arasındaki sınırların netleştirilmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, Kur’an’ın Hz. İbrahim üzerinden inşa ettiği tevhid çizgisini ortaya koymak; velâyet, sırdaşlık ve kimlik korunumu ile ilgili ayetleri klasik tefsir geleneği ışığında değerlendirmek; ayrıca modern dinler arası diyalog tartışmalarını kavramsal olarak tasnif etmektir.

1. Diyalog Kavramının Kur’ânî Sınırları

İslam düşüncesinde farklı inanç mensuplarıyla kurulan iletişim, temelde ikiye ayrılmalıdır:

•           Meşru Diyalog (Tebliğ ve Tanışma): İnançları zorla kabul ettirmeye çalışmadan, birbirini tanımak ve toplumsal barışı sağlamak amacıyla kurulan iletişimdir. Bu, Peygamber Efendimizin (sav) hayatı boyunca Ehl-i Kitap ile sürdürdüğü bir sünnettir ve tebliğin zeminidir.

•           Gayrimeşru Diyalog (Senkretizm): Bütün dinleri tek bir potada eritip "yeni ve ortak bir değer" üretme çabasıdır. Kur’an bunu şiddetle reddeder. Zira Allah katında tek din İslam’dır .

Ali İmran Suresi.19:

3.19: Şüphesiz Allah katında din İslâmʼdır. 

Ali İmran Suresi.85:

3.85: Kim İslâmʼdan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. 

Fahreddin Râzî, bu ayetin “vahyin özünün bütün peygamberlerde aynı olduğu” anlamına geldiğini, tarihsel farklılıkların şeriat düzeyinde olduğunu belirtir . İbn Kesîr de bu ayeti, tevhid çizgisinin sürekliliği şeklinde yorumlar.

De ki: Ey Kitap Ehli! Gelin aramızda ortak olan bir kelimeye…” (Âl-i İmrân 3/64)

Taberî, bu ayetin “tevhid zemininde müşterek hakikate çağrı” olduğunu belirtir; burada bir sentez değil, hakka davet söz konusudur .

 Zemahşerî ise “kelimetün sevâ” ifadesini, “adaletle ve hakka dayalı söz” olarak açıklar .Dolayısıyla Kur’an’da diyalog vardır; ancak bu diyalog, hakikatin mutlaklığının relativize edilmesi anlamına gelmez. Yani “her din kendi içinde doğrudur” şeklinde eşitlenemez.

Bu ayetler  klasik müfessirler tarafından “tevhid merkezli müştereklik çağrısı” olarak yorumlanmıştır. Burada amaç yeni bir inanç sentezi oluşturmak değil; vahyin özüne davettir. Bu bağlamda Kur’an, teolojik çoğulculuğu değil; hakikatin vahiy ekseninde tekliğini vurgular. 

2. İbrahimî Yol ve "İbrahimî Dinler" Yanılgısı

Modern dönemde ortaya çıkan “İbrahimî dinler” ifadesi, Kur’ânî bir kavram değildir. Kur’an, Hz. İbrahim’i herhangi bir tarihsel kategoriye (Yahudilik veya Hristiyanlık) sığdırmayı reddederek onu tevhidin saf temsilcisi olarak sunar:

(Âl-i İmrân 3/67)

“İbrahim ne bir Yahudi ne de bir Hristiyan idi; fakat o hanif bir Müslümandı.”

Burada “hanif” oluş, şirkten bilinçli kopuşu; “Müslüman” oluş ise Allah’a teslimiyeti ifade eder. Ayet, Hz. İbrahim’i sonraki dinî kimliklerin tarihsel sınırlarından çıkararak vahyin özüne yerleştirir. Böylece Hz. Muhammed’in (sav) getirdiği mesajın yeni bir din değil, Hz. İbrahim’in temsil ettiği asli tevhid çizgisinin devamı olduğu vurgulanır.

Kur'an, bu sürekliliği özellikle iki şekilde temellendirir:

Nispet yoluyla:

“Babanız İbrahim’in dini…” (Hac 22/78)

Bu ifade, biyolojik değil; inanç soyuna işaret eder. Müminler, tevhid geleneğinin mirasçılarıdır.

Vahiy birliği yoluyla:

“Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini size de din kıldı…” (Şûrâ 42/13)

Burada dinin özü değişmez: Allah’ı birlemek ve ayrılığa düşmemek.

Ayrıca Nisa 4/163’te vahyin peygamberler zinciri boyunca aynı kaynaktan geldiği bildirilir. 

Nisa Suresi.163:

4.163: Biz, Nûhʼa ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahimʼe, İsmailʼe, İshakʼa, Yakubʼa, torunlarına, İsaʼya, Eyyübʼe, Yûnusʼa, Hârûnʼa ve Süleymanʼa da vahyetmiştik. Davûdʼa da Zebûr vermiştik. 

Bu ayetler, dinin özünün tek olduğunu; tarihsel şeriatların ise toplumsal şartlara göre farklılaştığını gösterir.

Ortak Emirler Meselesi

Kur’an’a göre tüm peygamberlerin çağrısında ortak ilkeler vardır:

Tevhid

Adalet

Ahlâkî sorumluluk

İbadet bilinci

Zulme karşı duruş

Bu ortaklık, “dinlerin eşit doğruluk iddiası” anlamına gelmez. Kur’an, hakikatin çoğul ve göreceli (relativist) olduğu fikrini benimsemez. Aksine hakikatin kaynağı birdir ve ölçüsü tevhiddir. Ortaklık, özde birliktir; hakikatlerin eşitlenmesi değildir.

3. İlişkilerde Kırmızı Çizgi: Velâyet ve Sırdaşlık

Kur’an, gayrimüslimlerle beşerî ilişkileri değil, Müslüman kimliğini ve bağımsızlığını tehlikeye atacak "velâyet" (himaye/otorite altına girme) ve "bitâne" (sırdaşlık) ilişkilerini sınırlar.

•           Velâyet Yasağı: Müminlerin, kendi değerlerini koruyabilmeleri için kâfirleri veli edinmemeleri emredilmiştir .

•           Âl-i İmrân 3/28

•           Mâide 5/51

•           Tevbe 9/23 ayetlerinde kâfirleri veli edinmek yasaklanmıştır.

Ali İmran Suresi.28

•           لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرٖينَ اَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنٖينَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ فٖى شَیْءٍ اِلَّا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰیةً وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصٖيرُ ﴿٢٨-٣﴾؛

Ali İmran Suresi.28:

3.28: Müʼminler, müʼminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başkadır. Allah, asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allahʼadır. 

Bu, onlarla adil bir ticaret veya komşuluk yapmaya engel değildir. Bu yasak, insani ilişkiyi değil; mümin kimliğini zayıflatacak ölçüde sadakat ve otorite aktarımını hedef alır.

  Bu ayetlerde geçen “velî” kavramı :

•           Siyasi koruyuculuk ilişkisi kurmak

•           Güç merkezini dışarıda aramak

•           Aidiyet ve sadakati başka bir otoriteye yöneltmek

•           Mümin topluluğun karar mekanizmasını dış etkiye açmak anlamlarına gelir.

Bu daha makro düzeyde bir bağlılıktır. ,Yalnızca dostluk ya da beşerî yakınlık değil; siyasi, stratejik ve dini bağlilik anlamında ele alınır. Yasaklanan şey, mümin kimliğini zayıflatacak bir otorite ve sadakat ilişkisidir.

Taberî ve Kurtubî gibi müfessirler, bu kelimenin ilgili ayetlerde bağlama göre “siyasi otoriteyi kabul etme, koruyucu güç edinme, stratejik sadakat bağı kurma” anlamlarını  içerdiğini belirtirler. 

•           Sırdaşlık (Bitâne): Müslümanların iç meselelerini ve zaaflarını gayrimüslimlere açmaları, toplumsal güvenliği sarsacağı için yasaklanmıştır.

Ali İmran Suresi.118

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَاْلُونَكُمْ خَبَالًا وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفٖى صُدُورُهُمْ اَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ﴿١١٨-٣﴾؛ 

Ali İmran Suresi.118:

3.118: Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık. 

Ayetinde  “Bitâne” kavramı, iç güvenlik ve mahrem alanı ifade eder. Bu bağlamda Kur’an’ın yasakladığı husus, sıradan sosyal ilişki değil; kimlik çözülmesine yol açacak içsel bağımlılıktır.

Bitâne, kişinin “iç astarı” gibi olan, mahremine giren, stratejik sırlarını bilen kimseleri ifade eder.

Medine döneminde özellikle:

Müslümanların savaş hazırlıkları,

Ordu güzergâhı,

Savunma planları,

İç toplumsal durum ve zayıf noktalar

gibi bilgilerin dış gruplara aktarılması riski söz konusuydu.

Uhud örneği

Uhud’da doğrudan “istihbarat sızdırma”dan ziyade, iç çözülme ve moral kırma yaşanmıştır (Abdullah b. Übey’in üç yüz kişiyle geri dönmesi). Bu olay daha çok iç sadakat sorunu ve nifak bağlamındadır.

Dolayısıyla “velî” ve “bitâne” kavramları, Kur’an’ın sosyal izolasyonu değil; kimlik, sadakat ve güvenlik bilincini korumayı hedeflediğini gösterir. Mesele, insani ilişkilerin kesilmesi değil; inanç ve toplumsal varlığı çözülmeye götürecek stratejik bağlılıkların reddidir.

4. Modern Diyalog Süreci: Vatikan ve Misyonerlik

"Dinler Arası Diyalog" kavramı, 1962-65 Vatikan II. Konsili ile kurumsallaşmıştır. Bu sürecin asıl amacı, İslam’a karşı bir barış eli uzatmak değil, misyonerlik faaliyetlerini (İncil'i yayma) modern bir yöntemle sürdürmektir.

Dinler arası diyaloğun fikir babası Louis Massignonun da  ifade ettiği gibi , amaç Müslümanların felsefi ve dini temellerini sarsarak onları ruhsal ve bir boşluğa sürüklemektir :

"Müslümanların her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. İntihar ve anarşi için olgun hale geldiler."

 VI. Paul ve II. John Paul gibi papalar, diyaloğun kilisenin misyonunun bir parçası olduğunu ve nihai hedefin herkesi kiliseye (vaftiz olmaya) döndürmek olduğunu açıkça belirtmişlerdir.

VI.John Paul 'un 1964'te verdiği demeçte:

"kilisemiz bütün insanların mutluluğu içindir. Dinler arası diyaloğun anlamı bütün insanları incile, kiliseye yani hıristiyanlığa ulaştırma yoludur."

Modern “dinler arası diyalog” söylemi çoğu zaman dinleri eşdeğer hakikat yolları gibi sunma eğilimindedir. Oysa Kur’an’ın yaklaşımı farklıdır:

Diyalog vardır: “Ehl-i Kitap ile en güzel yöntemle mücadele edin…” (Ankebut 29/46)

Ortak zemin vardır: “Geliniz ortak bir kelimeye…” (Âl-i İmrân 3/64)

Kur’an farklı inanç mensuplarıyla konuşmayı, tartışmayı ve muhatap olmayı kabul eder; ancak hakikati çoğullaştırmaz, eşit doğruluklar sistemine dönüştürmez. Diyalog vardır; fakat hakikat iddiasından vazgeçme yoktur.

Kur’an, inançlar arası konuşmayı teşvik eder; fakat tevhid ilkesini müzakere konusu yapmaz.

5. Türkiye’deki Yansımalar ve "Ilımlı İslam" Projesi

Türkiye’de FETÖ (Fethullah Gülen) ve benzeri yapılar, bu küresel projeye "hizmet" adı altında dahil olmuşlardır. Bu yapı, İslam’ın temel akidelerini küresel siyasi projelere kurban ederek teolojik bir erozyona zemin hazırlamıştır.

1. Vatikan’a Sunulan Sadakat: 1998 Mektubu

Fethullah Gülen’in 1998 yılında Papa II. John Paul’e sunduğu mektup, bu "diyalog" faaliyetlerinin İslamî bir tebliğ değil, bir misyon (misyonerlik) hizmeti olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:

"Papa 6. Paul tarafından başlatılan ve devam eden dinler arası diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere buradayız... Bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik."

Buradaki "misyonun parçası olmak" ifadesi, İslam'ın izzetini temsil etmekten ziyade, Vatikan’ın bir asırdır yürüttüğü stratejilere gönüllü bir nefer olma beyanıdır.

2. Risaletsiz Bir Tevhid Girişimi: "Muhammedün Resûlullah" Sansürü

Diyalog sürecinin en tehlikeli boyutu, İslam’ın giriş kapısı olan Kelime-i Tevhid’in bölünmesidir. Gülen ve takipçileri, Ehl-i Kitap ile "müşterek bir kelime" bulma bahanesiyle, Kelime-i Tevhid’in ikinci rüknü olan "Muhammedün Resûlullah" (Muhammed Allah'ın Elçisidir) kısmını söylemeyi veya vurgulamayı gerekli görmemişlerdir.

•           Kur’an’ın İstismarı: Âl-i İmrân suresinin 64. ayetini bağlamından kopararak yorumlamışlar; sanki Kur'an, Hz. Muhammed’e (sav) imanı şart koşmayan bir "genel inanç" teklif ediyormuş gibi bir algı oluşturmuşlardır.

Ali İmran Suresi.64:

3.64: De ki: 'Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allahʼa ibadet edelim. Oʼna hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allahʼı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.' Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun, biz müslümanlarız.' 

Eğitimdeki Tahribat: Bu anlayışın bir yansıması olarak, o dönemdeki MEB komisyonlarınca hazırlanan din kültürü kitaplarında Kelime-i Tevhid’in yarım verildiği, Fatiha suresinin sonundaki uyarıcı ayetlerin sansürlendiği ve İslam’ın kimliğini koruyan hadislerin ayıklandığı görülmüştür.

3. Tahrif Edilmiş Kitaplara Meşruiyet Arama Çabası

Yapı, tahrif olduğu Kur’an ile sabit olan önceki vahiyleri (Kitab-ı Mukaddes) Kur’an meallerine şerh düşerek savunmaya çalışmıştır. Suat Yıldırım’ın açıklamalı mealinde görülen bu eğilim, İslam’ın "önceki şeriatları nesh edici (hükmünü kaldırıcı)" vasfını görmezden gelmiş; adeta İslam’ı Hristiyanlığın bir tür devamı veya tamamlayıcısı gibi sunmuştur.

4. İsa Mesih Vurgusu ve Nüzul-i İsa İstismarı

Hristiyan dünyasıyla ortak bir zemin bulma telaşı, İslamî bir inanç olan "Nüzul-i İsa" (Hz. İsa'nın inişi) konusunun bir "kurtarıcı bekleme" seansına dönüştürülmesine yol açmıştır. Bütün insanlığın sadece Hz. İsa üzerinden bir kurtuluşa ereceği imajı verilerek, Hz. Muhammed’in (sav) evrensel risaleti gölgelenmek istenmiştir.

5. Sonuç: Zihin Bulandırma ve İnanç Mühendisliği

Bu faaliyetler, dinler arasında samimi bir hoşgörü ortamı oluşturmak değil; "Muhammedsiz bir İslam" tasarımıyla Müslüman toplumun inanç savunma hattını çökertmektir. Louis Massignon gibi oryantalistlerin hedeflediği "inandığı hiçbir şeyi ciddiye almayan, derin bir boşluğa düşmüş Müslüman" tipi, bu diyalog projeleriyle hedeflenen asıl sonuçtur..