HAZRETİ
İBRAHİM VE DİNLER ARASI DİYALOG
Dinler
arası diyalog meselesi, modern dönemde hem teolojik hem de sosyo-politik
düzlemde yoğun biçimde tartışılan bir konudur. Bu tartışmalar bağlamında
Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid eksenli yaklaşım ile modern çoğulcu din
anlayışları arasındaki sınırların netleştirilmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın
amacı, Kur’an’ın Hz. İbrahim üzerinden inşa ettiği tevhid çizgisini ortaya
koymak; velâyet, sırdaşlık ve kimlik korunumu ile ilgili ayetleri klasik tefsir
geleneği ışığında değerlendirmek; ayrıca modern dinler arası diyalog
tartışmalarını kavramsal olarak tasnif etmektir.
1. Diyalog
Kavramının Kur’ânî Sınırları
İslam
düşüncesinde farklı inanç mensuplarıyla kurulan iletişim, temelde ikiye
ayrılmalıdır:
• Meşru Diyalog (Tebliğ ve Tanışma):
İnançları zorla kabul ettirmeye çalışmadan, birbirini tanımak ve toplumsal
barışı sağlamak amacıyla kurulan iletişimdir. Bu, Peygamber Efendimizin (sav)
hayatı boyunca Ehl-i Kitap ile sürdürdüğü bir sünnettir ve tebliğin zeminidir.
• Gayrimeşru Diyalog (Senkretizm):
Bütün dinleri tek bir potada eritip "yeni ve ortak bir değer" üretme
çabasıdır. Kur’an bunu şiddetle reddeder. Zira Allah katında tek din İslam’dır
.
Ali İmran
Suresi.19:
3.19:
Şüphesiz Allah katında din İslâmʼdır.
Ali İmran
Suresi.85:
3.85: Kim
İslâmʼdan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o
ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.
Fahreddin
Râzî, bu ayetin “vahyin özünün bütün peygamberlerde aynı olduğu” anlamına
geldiğini, tarihsel farklılıkların şeriat düzeyinde olduğunu belirtir . İbn
Kesîr de bu ayeti, tevhid çizgisinin sürekliliği şeklinde yorumlar.
De ki: Ey
Kitap Ehli! Gelin aramızda ortak olan bir kelimeye…” (Âl-i İmrân 3/64)
Taberî, bu
ayetin “tevhid zemininde müşterek hakikate çağrı” olduğunu belirtir; burada bir
sentez değil, hakka davet söz konusudur .
Zemahşerî
ise “kelimetün sevâ” ifadesini, “adaletle ve hakka dayalı söz” olarak açıklar
.Dolayısıyla Kur’an’da diyalog vardır; ancak bu diyalog, hakikatin
mutlaklığının relativize edilmesi anlamına gelmez. Yani “her din kendi içinde
doğrudur” şeklinde eşitlenemez.
Bu
ayetler klasik müfessirler tarafından “tevhid merkezli müştereklik
çağrısı” olarak yorumlanmıştır. Burada amaç yeni bir inanç sentezi oluşturmak
değil; vahyin özüne davettir. Bu bağlamda Kur’an, teolojik çoğulculuğu değil;
hakikatin vahiy ekseninde tekliğini vurgular.
2.
İbrahimî Yol ve "İbrahimî Dinler" Yanılgısı
Modern
dönemde ortaya çıkan “İbrahimî dinler” ifadesi, Kur’ânî bir kavram değildir.
Kur’an, Hz. İbrahim’i herhangi bir tarihsel kategoriye (Yahudilik veya
Hristiyanlık) sığdırmayı reddederek onu tevhidin saf temsilcisi olarak sunar:
(Âl-i
İmrân 3/67)
“İbrahim
ne bir Yahudi ne de bir Hristiyan idi; fakat o hanif bir Müslümandı.”
Burada
“hanif” oluş, şirkten bilinçli kopuşu; “Müslüman” oluş ise Allah’a teslimiyeti
ifade eder. Ayet, Hz. İbrahim’i sonraki dinî kimliklerin tarihsel sınırlarından
çıkararak vahyin özüne yerleştirir. Böylece Hz. Muhammed’in (sav) getirdiği
mesajın yeni bir din değil, Hz. İbrahim’in temsil ettiği asli tevhid çizgisinin
devamı olduğu vurgulanır.
Kur'an, bu
sürekliliği özellikle iki şekilde temellendirir:
Nispet
yoluyla:
“Babanız
İbrahim’in dini…” (Hac 22/78)
Bu ifade,
biyolojik değil; inanç soyuna işaret eder. Müminler, tevhid geleneğinin
mirasçılarıdır.
Vahiy
birliği yoluyla:
“Nuh’a
emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini size
de din kıldı…” (Şûrâ 42/13)
Burada
dinin özü değişmez: Allah’ı birlemek ve ayrılığa düşmemek.
Ayrıca
Nisa 4/163’te vahyin peygamberler zinciri boyunca aynı kaynaktan geldiği
bildirilir.
Nisa
Suresi.163:
4.163:
Biz, Nûhʼa ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da
vahyettik. İbrahimʼe, İsmailʼe, İshakʼa, Yakubʼa, torunlarına, İsaʼya, Eyyübʼe,
Yûnusʼa, Hârûnʼa ve Süleymanʼa da vahyetmiştik. Davûdʼa da Zebûr
vermiştik.
Bu
ayetler, dinin özünün tek olduğunu; tarihsel şeriatların ise toplumsal şartlara
göre farklılaştığını gösterir.
Ortak
Emirler Meselesi
Kur’an’a
göre tüm peygamberlerin çağrısında ortak ilkeler vardır:
Tevhid
Adalet
Ahlâkî
sorumluluk
İbadet
bilinci
Zulme
karşı duruş
Bu
ortaklık, “dinlerin eşit doğruluk iddiası” anlamına gelmez. Kur’an, hakikatin
çoğul ve göreceli (relativist) olduğu fikrini benimsemez. Aksine hakikatin
kaynağı birdir ve ölçüsü tevhiddir. Ortaklık, özde birliktir; hakikatlerin
eşitlenmesi değildir.
3.
İlişkilerde Kırmızı Çizgi: Velâyet ve Sırdaşlık
Kur’an,
gayrimüslimlerle beşerî ilişkileri değil, Müslüman kimliğini ve bağımsızlığını
tehlikeye atacak "velâyet" (himaye/otorite altına girme) ve
"bitâne" (sırdaşlık) ilişkilerini sınırlar.
• Velâyet Yasağı: Müminlerin, kendi
değerlerini koruyabilmeleri için kâfirleri veli edinmemeleri emredilmiştir .
• Âl-i İmrân 3/28
• Mâide 5/51
• Tevbe 9/23 ayetlerinde kâfirleri veli
edinmek yasaklanmıştır.
Ali İmran
Suresi.28
• لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرٖينَ
اَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنٖينَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ
فٖى شَیْءٍ اِلَّا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰیةً وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ
وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصٖيرُ ﴿٢٨-٣﴾؛
Ali İmran
Suresi.28:
3.28:
Müʼminler, müʼminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa
Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden)
korunmanız başkadır. Allah, asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında
uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allahʼadır.
Bu,
onlarla adil bir ticaret veya komşuluk yapmaya engel değildir. Bu yasak, insani
ilişkiyi değil; mümin kimliğini zayıflatacak ölçüde sadakat ve otorite
aktarımını hedef alır.
Bu
ayetlerde geçen “velî” kavramı :
• Siyasi koruyuculuk ilişkisi kurmak
• Güç merkezini dışarıda aramak
• Aidiyet ve sadakati başka bir
otoriteye yöneltmek
• Mümin topluluğun karar mekanizmasını
dış etkiye açmak anlamlarına gelir.
Bu daha
makro düzeyde bir bağlılıktır. ,Yalnızca dostluk ya da beşerî yakınlık değil;
siyasi, stratejik ve dini bağlilik anlamında ele alınır. Yasaklanan şey, mümin
kimliğini zayıflatacak bir otorite ve sadakat ilişkisidir.
Taberî ve
Kurtubî gibi müfessirler, bu kelimenin ilgili ayetlerde bağlama göre “siyasi
otoriteyi kabul etme, koruyucu güç edinme, stratejik sadakat bağı kurma”
anlamlarını içerdiğini belirtirler.
• Sırdaşlık (Bitâne): Müslümanların iç
meselelerini ve zaaflarını gayrimüslimlere açmaları, toplumsal güvenliği
sarsacağı için yasaklanmıştır.
Ali İmran
Suresi.118
يَا اَيُّهَا
الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَاْلُونَكُمْ خَبَالًا
وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفٖى
صُدُورُهُمْ اَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
﴿١١٨-٣﴾؛
Ali İmran
Suresi.118:
3.118: Ey
iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık
etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri
konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha
büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık.
Ayetinde
“Bitâne” kavramı, iç güvenlik ve mahrem alanı ifade eder. Bu bağlamda Kur’an’ın
yasakladığı husus, sıradan sosyal ilişki değil; kimlik çözülmesine yol açacak
içsel bağımlılıktır.
Bitâne,
kişinin “iç astarı” gibi olan, mahremine giren, stratejik sırlarını bilen
kimseleri ifade eder.
Medine
döneminde özellikle:
Müslümanların
savaş hazırlıkları,
Ordu
güzergâhı,
Savunma
planları,
İç
toplumsal durum ve zayıf noktalar
gibi
bilgilerin dış gruplara aktarılması riski söz konusuydu.
Uhud
örneği
Uhud’da
doğrudan “istihbarat sızdırma”dan ziyade, iç çözülme ve moral kırma yaşanmıştır
(Abdullah b. Übey’in üç yüz kişiyle geri dönmesi). Bu olay daha çok iç sadakat
sorunu ve nifak bağlamındadır.
Dolayısıyla
“velî” ve “bitâne” kavramları, Kur’an’ın sosyal izolasyonu değil; kimlik,
sadakat ve güvenlik bilincini korumayı hedeflediğini gösterir. Mesele, insani
ilişkilerin kesilmesi değil; inanç ve toplumsal varlığı çözülmeye götürecek
stratejik bağlılıkların reddidir.
4. Modern
Diyalog Süreci: Vatikan ve Misyonerlik
"Dinler
Arası Diyalog" kavramı, 1962-65 Vatikan II. Konsili ile kurumsallaşmıştır.
Bu sürecin asıl amacı, İslam’a karşı bir barış eli uzatmak değil, misyonerlik
faaliyetlerini (İncil'i yayma) modern bir yöntemle sürdürmektir.
Dinler
arası diyaloğun fikir babası Louis Massignonun da ifade ettiği gibi ,
amaç Müslümanların felsefi ve dini temellerini sarsarak onları ruhsal ve bir
boşluğa sürüklemektir :
"Müslümanların
her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye
inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. İntihar ve anarşi için olgun hale
geldiler."
VI.
Paul ve II. John Paul gibi papalar, diyaloğun kilisenin misyonunun bir parçası
olduğunu ve nihai hedefin herkesi kiliseye (vaftiz olmaya) döndürmek olduğunu
açıkça belirtmişlerdir.
VI.John
Paul 'un 1964'te verdiği demeçte:
"kilisemiz
bütün insanların mutluluğu içindir. Dinler arası diyaloğun anlamı bütün
insanları incile, kiliseye yani hıristiyanlığa ulaştırma yoludur."
Modern
“dinler arası diyalog” söylemi çoğu zaman dinleri eşdeğer hakikat yolları gibi
sunma eğilimindedir. Oysa Kur’an’ın yaklaşımı farklıdır:
Diyalog
vardır: “Ehl-i Kitap ile en güzel yöntemle mücadele edin…” (Ankebut 29/46)
Ortak
zemin vardır: “Geliniz ortak bir kelimeye…” (Âl-i İmrân 3/64)
Kur’an
farklı inanç mensuplarıyla konuşmayı, tartışmayı ve muhatap olmayı kabul eder;
ancak hakikati çoğullaştırmaz, eşit doğruluklar sistemine dönüştürmez. Diyalog
vardır; fakat hakikat iddiasından vazgeçme yoktur.
Kur’an,
inançlar arası konuşmayı teşvik eder; fakat tevhid ilkesini müzakere konusu
yapmaz.
5.
Türkiye’deki Yansımalar ve "Ilımlı İslam" Projesi
Türkiye’de
FETÖ (Fethullah Gülen) ve benzeri yapılar, bu küresel projeye
"hizmet" adı altında dahil olmuşlardır. Bu yapı, İslam’ın temel
akidelerini küresel siyasi projelere kurban ederek teolojik bir erozyona zemin
hazırlamıştır.
1.
Vatikan’a Sunulan Sadakat: 1998 Mektubu
Fethullah
Gülen’in 1998 yılında Papa II. John Paul’e sunduğu mektup, bu
"diyalog" faaliyetlerinin İslamî bir tebliğ değil, bir misyon
(misyonerlik) hizmeti olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:
"Papa
6. Paul tarafından başlatılan ve devam eden dinler arası diyalog için Papalık
Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere buradayız... Bu pek kıymetli
hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size
geldik."
Buradaki
"misyonun parçası olmak" ifadesi, İslam'ın izzetini temsil etmekten
ziyade, Vatikan’ın bir asırdır yürüttüğü stratejilere gönüllü bir nefer olma
beyanıdır.
2.
Risaletsiz Bir Tevhid Girişimi: "Muhammedün Resûlullah" Sansürü
Diyalog
sürecinin en tehlikeli boyutu, İslam’ın giriş kapısı olan Kelime-i Tevhid’in
bölünmesidir. Gülen ve takipçileri, Ehl-i Kitap ile "müşterek bir
kelime" bulma bahanesiyle, Kelime-i Tevhid’in ikinci rüknü olan
"Muhammedün Resûlullah" (Muhammed Allah'ın Elçisidir) kısmını
söylemeyi veya vurgulamayı gerekli görmemişlerdir.
• Kur’an’ın İstismarı: Âl-i İmrân
suresinin 64. ayetini bağlamından kopararak yorumlamışlar; sanki Kur'an, Hz.
Muhammed’e (sav) imanı şart koşmayan bir "genel inanç" teklif
ediyormuş gibi bir algı oluşturmuşlardır.
Ali İmran
Suresi.64:
3.64: De
ki: 'Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allahʼa
ibadet edelim. Oʼna hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allahʼı bırakıp da kimimiz
kimimizi ilâh edinmesin.' Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit
olun, biz müslümanlarız.'
Eğitimdeki
Tahribat: Bu anlayışın bir yansıması olarak, o dönemdeki MEB komisyonlarınca
hazırlanan din kültürü kitaplarında Kelime-i Tevhid’in yarım verildiği, Fatiha
suresinin sonundaki uyarıcı ayetlerin sansürlendiği ve İslam’ın kimliğini
koruyan hadislerin ayıklandığı görülmüştür.
3. Tahrif
Edilmiş Kitaplara Meşruiyet Arama Çabası
Yapı,
tahrif olduğu Kur’an ile sabit olan önceki vahiyleri (Kitab-ı Mukaddes) Kur’an
meallerine şerh düşerek savunmaya çalışmıştır. Suat Yıldırım’ın açıklamalı
mealinde görülen bu eğilim, İslam’ın "önceki şeriatları nesh edici
(hükmünü kaldırıcı)" vasfını görmezden gelmiş; adeta İslam’ı
Hristiyanlığın bir tür devamı veya tamamlayıcısı gibi sunmuştur.
4. İsa
Mesih Vurgusu ve Nüzul-i İsa İstismarı
Hristiyan
dünyasıyla ortak bir zemin bulma telaşı, İslamî bir inanç olan "Nüzul-i
İsa" (Hz. İsa'nın inişi) konusunun bir "kurtarıcı bekleme"
seansına dönüştürülmesine yol açmıştır. Bütün insanlığın sadece Hz. İsa
üzerinden bir kurtuluşa ereceği imajı verilerek, Hz. Muhammed’in (sav) evrensel
risaleti gölgelenmek istenmiştir.
5. Sonuç:
Zihin Bulandırma ve İnanç Mühendisliği
Bu faaliyetler, dinler arasında samimi bir hoşgörü ortamı oluşturmak değil; "Muhammedsiz bir İslam" tasarımıyla Müslüman toplumun inanç savunma hattını çökertmektir. Louis Massignon gibi oryantalistlerin hedeflediği "inandığı hiçbir şeyi ciddiye almayan, derin bir boşluğa düşmüş Müslüman" tipi, bu diyalog projeleriyle hedeflenen asıl sonuçtur..