KUR'AN
KISSALARI İLE HZ İBRAHİM VE BABASI İLE İMTİHANI
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. İbrahim’den
yaklaşık 210 ayette söz edilmektedir. Onun kıssalarının anlatıldığı sûrelerin
büyük çoğunluğunun Mekkî olması dikkat çekicidir. Hz. İbrahim kıssasının yer
aldığı sûrelerden 17’si Mekkî olup yaklaşık 160 ayet, 8’i ise Medenî olup
yaklaşık 42 ayet içermektedir. Bu durum, Hz. İbrahim’in özellikle Mekke
dönemindeki tebliğ sürecinde neden merkezi bir konuma sahip olduğunu anlamak
açısından önemlidir.
Mekke toplumu, kendisini büyük ölçüde Hz.
İbrahim’in mirasına nispet ediyordu. Kâbe’yi onun inşa ettiğine inanıyor,
ataları İbrahim’in dini üzere olduklarını iddia ediyor ve bu aidiyetle
övünüyorlardı. Ancak bu iddia, büyük ölçüde şekilsel ve tarihsel bir
sahiplenmeden ibaretti. Çünkü Hz. İbrahim’in temsil ettiği saf tevhid inancı,
zamanla yerini putperest geleneklere bırakmıştı.
Buna karşılık Mekke’de sayıları az da olsa “Hanîf”
olarak anılan kimseler bulunuyordu. Bunlar:
putlara
tapmayan, putlar adına kesilen kurbanları yemeyen,içki ve zinadan uzak
duran,Hz. İbrahim’in tevhid çizgisini sürdürmeye çalışan kişilerdi.Onlar da
kendilerini Hz. İbrahim’e nispet ediyorlardı.
Mekke’de ayrıca Yahudi ve Hristiyan topluluklardan
bazı kimseler de bulunuyordu. Böylece müşrikler, Hanîfler, Yahudiler ve
Hristiyanlar; farklı anlayışlara sahip olsalar da Hz. İbrahim’i kendi
geleneklerinin merkezinde görmeye devam ediyorlardı.
Kur’an ise Hz. İbrahim kıssalarını anlatarak bütün
bu iddiaları yeniden değerlendirmeye açmıştır. İnsanların Hz. İbrahim’e olan
aidiyet iddialarını sorgulamış; eksik kalan yönleri tamamlamış, bozulan
anlayışları tashih etmiş ve onun gerçek tevhid çizgisini yeniden ortaya
koymuştur.
Nitekim
ilk nazil olan sûrelerden biri kabul edilen A‘lâ Suresi’nde şöyle buyrulur:
“Şüphesiz
bu, önceki sahifelerde de vardır; İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde.” (A‘lâ
87/18–19)
Bu
ayetler, vahyin özünün bütün peygamberlerde aynı olduğunu göstermektedir.
Tevhid, teslimiyet, ahlâk ve kulluk çağrısı; yalnızca Kur’an’ın değil, Hz.
İbrahim ve Hz. Musa’ya verilen sahifelerin de temel mesajıdır.
Böylece
Mekke toplumuna şu hakikat hatırlatılmış olmaktadır:
“İbrahim’in
soyundan gelmekle övünmeniz yeterli değildir. Asıl önemli olan, onun inancını,
teslimiyetini, ahlâkını ve tevhid mücadelesini sürdürebilmektir.”
Bu
sebeple Kur’an’daki Hz. İbrahim kıssaları, sadece geçmişte yaşanmış olayları
anlatan tarihsel anlatılar değil; her çağdaki insanı şirkten tevhide, zulümden
adalete ve taklitten hakikate çağıran evrensel mesajlardır.
HZ.
İBRAHİM’İN TEBLİĞİ VE BABASIYLA İMTİHANI (MERYEM SURESİ 41-50)
En zor
tebliğ, insanın en yakınlarına yaptığı tebliğdir. Çünkü yakınlık arttıkça
alışkanlıklar, önyargılar ve duygusal bağlar da güçlenir. Bu sebeple aile
içinde hakikati anlatmak, çoğu zaman yabancılara anlatmaktan daha ağır bir
imtihana dönüşür. Hele ki bu tebliğ hikmet, sabır ve merhamet diliyle
yapılmazsa, muhatapta karşılık bulması neredeyse imkânsız hâle gelir. İnsan
bazen yüzlerce kişiyi etkileyebilir; fakat kendi babasını, eşini veya evladını
ikna etmekte zorlanabilir.
Resûlullah’ın
(sav) en çok zorlandığı hususlardan biri de yakın çevresine yaptığı tebliğdi.
Nitekim:
“En
yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ 26/214)
ayet-i
kerimesi nazil olduğunda, bu daveti nasıl gerçekleştireceği üzerinde derin
şekilde düşünmüştür. Rivayetlere göre akrabalarını birkaç kez bir araya
toplamış; ancak çeşitli sebeplerle konuşmasını tamamlayamadan toplantılar
dağılmıştır. Nihayet Allah’ın kendisini elçi olarak görevlendirdiğini açıkça
ilan edip onları İslam’a davet ettiğinde ise sert tepkilerle ve yoğun
düşmanlıkla karşılaşmıştır.
Hz.
İbrahim’in babası Âzer’i tevhide daveti de Kur’an’da benzer bir imtihan örneği
olarak özellikle Meryem Suresi’nde ele alınır. Meryem Suresi’nin 41–50.
ayetleri arasında geçen bu kıssa, tebliğde merhamet dili, sabır, vakar ve
kararlılığın en güzel örneklerinden birini ortaya koymaktadır.
Dikkat
çekici olan hususlardan biri de Meryem Suresi’nin ilk bölümünde aile ilişkileri
üzerinden çeşitli örneklerin art arda sunulmasıdır. Bu pasajlarda müminlere,
farklı aile imtihanları üzerinden önemli mesajlar verilmektedir:
1–15.
ayetler:
Hz.
Zekeriya ve oğlu Yahya
(Mümin
baba – peygamber oğul örneği)
16–40.
ayetler:
Hz.
Meryem ve oğlu İsa
(İffetli
anne – peygamber oğul örneği)
41–50.
ayetler:
Hz.
İbrahim ve babası Âzer
(Müşrik
baba – peygamber oğul örneği)
51–54.
ayetler:
Hz.
Musa ve Hz. Harun
(İki
peygamber kardeş örneği)
Bu
ayetler birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’ın aileyi yalnızca biyolojik bir
birliktelik olarak değil; iman, sabır, tebliğ ve ahlâk imtihanının yaşandığı
temel alanlardan biri olarak sunduğu görülür.
Özellikle
Hz. İbrahim ile babası Âzer arasındaki diyalog, hakikati anlatırken öfke ve
çatışma yerine şefkat ve hikmeti merkeze alan bir tebliğ üslubunun örneğidir.
Hz. İbrahim, babasının sert tavrına rağmen ona defalarca:
“Yâ
ebeti / Babacığım…” diye hitap etmiş; küçümseyici veya kırıcı bir dil
kullanmamıştır. Bu yönüyle kıssa, tevhid mücadelesinin yalnızca fikrî değil;
aynı zamanda ahlâkî bir mücadele olduğunu da göstermektedir.
MERYEM SURESİ: 41-50
Meryem
41:
وَاذْكُرْ
فِى الْكِتَابِ اِبْرٰهٖيمَ اِنَّهُ كَانَ صِدّٖيقًا نَبِيًّا
“Kitap’ta
İbrahim’i de an. Şüphesiz o, özü sözü doğru bir kimse ve bir nebî idi.” (Meryem
19/41)
Ayette
geçen نَبِيًّا (nebiyyen) kelimesinin kökü hakkında iki temel yaklaşım
bulunmaktadır.
Birinci
görüşe göre kelime, نبأ (nebe’) kökünden türemiştir. Nebe’; doğruluğu kesinlik
taşıyan, önemli sonuçlar doğuran büyük haber demektir. Buna göre nebî;
Allah’tan vahiy alan ve bu hakikati insanlara bildiren kimsedir.
İkinci
görüşe göre ise نَبِيّ (nebî) kelimesi, yükseklik ve yücelik anlamı taşıyan نُبُوَّة
(nübüvvet) köküyle ilişkilidir. Bu yaklaşımda nebî; yalnızca ilahî haber alan
değil, aynı zamanda yüksek ahlâkî ve manevî mertebeye sahip kimseyi ifade eder.
Bu iki
anlam birlikte değerlendirildiğinde nübüvvetin; hem ilahî hakikati alma ve
tebliğ etme görevini, hem de bu hakikati yaşayarak temsil eden üstün ahlâkî
şahsiyeti ifade ettiği görülür.
Ayette
Hz. İbrahim için kullanılan صِدِّيق (sıddîk) kelimesi ise doğruluk ve sadakati
en ileri düzeyde yaşayan kimse anlamındadır. Bu ifade, mübalağa kalıbında
gelerek onun doğruluğunun sürekliliğini ve derinliğini göstermektedir.
Sıddîk
olmak; yalnızca doğru konuşmak değil, düşüncede, niyette, sözde ve davranışta
hakikate sadık kalmaktır. Çünkü doğruluk önce zihinde başlar, sonra dile ve
davranışlara yansır. İnsan sözleriyle başkalarını hakikatten uzaklaştırıyorsa
sözde; davranışlarıyla yanlış örneklik oluşturuyorsa fiilde doğruluğu
zedelenmiş olur.
Bu
yönüyle Hz. İbrahim, hakikati yalnızca savunan değil; onu yaşayarak temsil eden
bir sıddîk olarak takdim edilmektedir.
Kur’an’da
doğruluk ve sadakat modeli olarak Hz. İbrahim’in yanı sıra Hz. İsmail, Hz.
İdris, Hz. Yusuf ve Hz. Meryem de övülmüştür. Bu şahsiyetler, tevhidi sadece
tasdik etmekle yetinmemiş; hayatlarının her safhasında onu temsil ederek örnek
olmuşlardır.
Meryem 42
اِذْ قَالَ
لِاَبٖيهِ يَا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنٖى
عَنْكَ شَيْـًٔا
“Hani
babasına şöyle demişti: ‘Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda
sağlamayan şeylere niçin tapıyorsun?’” (Meryem 19/42)
Bu ayette
ilk dikkat çeken husus, Hz. İbrahim’in müşrik olan babasına hitap ederken son
derece müşfik, merhametli ve saygılı bir üslup kullanmasıdır. Ayette
aşağılayıcı, kırıcı veya alaycı herhangi bir ifade yer almamaktadır.
Kur’an
terbiyesinde anne-babaya karşı sert ve incitici söz söylemek yasaklanmıştır.
Nitekim Yüce Allah, İsrâ Suresi 23. ayette:
“Onlara
‘öf’ bile demeyin; onları azarlamayın.” buyurarak bu edebi açıkça ortaya
koymaktadır.
Hz.
İbrahim’in tebliğinin başından sonuna kadar bu ilkeye titizlikle bağlı kaldığı
görülmektedir. Babası tarafından reddedilmesine, tehdit edilmesine ve
dışlanmasına rağmen nezaketini terk etmemiş; sözlerini her defasında “يَا أَبَتِ
– babacığım” hitabıyla sürdürmüştür.
Buna
karşılık babasının öfke ve sertlikle hareket ettiği görülmektedir.
Rivayetlerde, onun Hz. İbrahim’e “oğlum” diye değil, doğrudan “İbrahim” diye
hitap ettiği aktarılır. Buna rağmen Hz. İbrahim’in tavrında bir değişiklik
olmamış; vakarını, merhametini ve yumuşak üslubunu korumuştur.
Bu tablo,
iman ile küfür arasındaki ahlâkî farkı da dikkat çekici biçimde ortaya
koymaktadır. İman, insanı nezakete, merhamete ve ölçülü davranmaya sevk
ederken; öfke ve taassup çoğu zaman insanı sertliğe sürüklemektedir.
Tebliğ
aynı zamanda bir cihad faaliyetidir. Bu cihaddaki temel amaç ise insanı kırmak
değil, onu hakikate kazandırmaktır. Hz. İbrahim’in babasına yaklaşımı da bunun
açık bir örneğidir. Onu küçümsememiş; aksine “babacığım” hitabıyla dirilişe,
kurtuluşa ve tevhide çağırmıştır.
Hz.
İbrahim’in davetine en yakınından başlaması da ayrıca dikkat çekicidir.
Tebliğine şu soruyla giriş yapmıştır:
“Niçin
tapıyorsun?” (لِمَ تَعْبُدُ)
Bu soru,
Kur’an’ın insanı düşünmeye ve inancını sorgulamaya çağıran metodunu
göstermektedir. İnsan, gerek kendi inancını gerekse toplumun benimsediği
anlayışları “niçin” sorusu üzerinden değerlendirebilmelidir. Çünkü sahih imana
ulaşmanın yolu, taklitten hakikate yönelen bilinçli bir sorgulamadan geçer.
Eğer
insanlar inançlarını sağlam deliller üzerine kurmuş olsalardı, alışkanlık ve
gelenek merkezli bâtıl inanışlar bu kadar yaygın olmazdı.
Ayetler
aynı zamanda aile içinde dinin konuşulması gerektiğine de işaret etmektedir.
Nitekim Hz. Yakup da ölüm döşeğinde oğullarına:
“Benden
sonra kime kulluk edeceksiniz?” diye sormuştur. (Bakara 2/133)
Bu durum,
peygamberlerin en kritik anlarda bile tevhid meselesini gündemlerinin
merkezinde tuttuklarını göstermektedir.
Hz.
İbrahim’in dikkat çektiği bir diğer husus ise putların acziyetidir. Babasına,
işitmeyen, görmeyen ve hiçbir fayda ya da zarar verme gücü bulunmayan
varlıkların ilah olamayacağını hatırlatmaktadır.
Adeta
şöyle demektedir:
Kendilerine
dahi faydası olmayan bu varlıklar; açlığı, hastalığı, ölümü veya Allah’tan
gelebilecek bir azabı nasıl engelleyebilir?
İnsana
dünyada ve ahirette nasıl mutluluk sağlayabilirler?
Yağmuru
indirip toprağı diriltebilirler mi?
Hz.
İbrahim bu sorularla, cansız ve iradesiz varlıkların ilahlık iddiasının aklen
ve vicdanen tutarsız olduğunu ortaya koymakta; böylece tevhid inancını güçlü ve
sarsılmaz delillerle temellendirmektedir.
Meryem 43
يَا أَبَتِ
إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا
سَوِيًّا
“Babacığım!
Şüphesiz bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. O hâlde bana uy ki seni dosdoğru
bir yola ulaştırayım.” (Meryem 19/43)
Bu ayetin
cümle yapısı dikkat çekici biçimde tekitli ifadeler üzerine kuruludur.
Kur’an’daki bu vurgular rastgele veya sadece edebî bir süs amacıyla
kullanılmaz; doğrudan muhatabın psikolojisi ve direnç düzeyiyle ilişkilidir.
Kur’an’da
tekit unsurları özellikle; tevhid, nübüvvet ve ahiret gibi temel hakikatlerin
inkâr edildiği durumlarda yoğunlaşır. Muhatap inkârda derinleştikçe veya
hakikate karşı direnç gösterdikçe vurgu da artar.
Bu ayette
Hz. İbrahim’in kullandığı:
“إِنِّي”
ifadesi kesinlik ve eminlik,
“قَدْ”
edatı ise gerçekleşmiş ve kesinleşmiş bir hakikati
vurgulamaktadır.
Böylece
ayette tekit üzerine tekit inşa edilmiştir. Çünkü Hz. İbrahim yalnızca bir
fikir beyan etmiyor; babasının bâtıl inancına karşı vahiy kaynaklı kesin bir
hakikati ortaya koyuyordu.
Burada
dikkat çeken önemli bir husus da şudur:
Hz.
İbrahim:
“Ben bilgi
sahibiyim” dememekte; “Bana ilim geldi” buyurmaktadır.
Böylece
kendisini değil, kendisine gelen vahyi merkeze almaktadır. Bu ifade, davetin
şahıs merkezli değil vahiy merkezli olması gerektiğini göstermektedir.
Ayet aynı
zamanda Hz. İbrahim’in babasına karşı ilk defa açık biçimde epistemik (bilgiye
dayalı) bir üstünlük ortaya koyduğu yerdir. Adeta şöyle demektedir:
“Sende
bulunmayan bir hakikat bilgisi bana ulaştı.”
Ancak bunu
kibirli veya ezici bir üslupla değil; “yâ ebeti – babacığım” hitabının
sıcaklığı içinde ifade etmektedir. Bu yönüyle ayet, hakikati savunurken bile
edep ve merhametin terk edilmemesi gerektiğini öğretmektedir.
Buradaki
tekitler iki farklı direnç katmanına cevap vermektedir:
1.
Bilgisel Direnç
Hz.
İbrahim’in babası, yaş ve gelenek bakımından kendisini üstün konumda
görmektedir. Ayetteki:
“إِنِّي”
ifadesi,
hakikatin yaşla veya gelenekle değil, vahiy ile bilineceğini ortaya
koymaktadır.
2.
Psikolojik Direnç
“قَدْ”
edatı ise bu bilginin geçici bir kanaat veya duygusal yöneliş değil;
kesinleşmiş bir hakikat olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla
ayetteki vurgular tekrar değil; farklı direnç alanlarına yönelik katmanlı bir
hitaptır.
Hz.
İbrahim’in bu yaklaşımı, tebliğin temel ilkelerine de ışık tutmaktadır:
Tebliğin
merkezinde vahiy bulunmalıdır.
Hakikat
anlatılırken şahsî üstünlük duygusundan kaçınılmalıdır.
Bilgi, yaş
ve makamdan bağımsızdır; hakikati bilen kişi rehberlik eder.
Rehberlik
için samimiyet kadar ilim de gereklidir.
Aileye
karşı hakikati dile getirmek ise çoğu zaman en zor imtihanlardan biridir. İnsan
ne kadar haklı olursa olsun, özellikle ailesi tarafından çoğu zaman “küçük”
görülmeye devam eder. Hz. İbrahim de bu zorluğa rağmen babalık makamını
gözetmiş; hakikati saygı dili içerisinde ifade etmeyi sürdürmüştür.
Bu ayet
ayrıca ilim–edep ilişkisini de göstermektedir. Gerçek ilim insanı kibirli
değil, mütevazı hâle getirir. Nitekim Hz. İbrahim, insanlığın ulaşabileceği en
büyük makamlardan biri olan nübüvvete sahip olduğu hâlde, muhataplarına karşı
üstünlük taslayan bir tavır sergilememiştir.
Ayetin
sonunda geçen: “Seni dosdoğru yola ulaştırayım” ifadesi ise peygamberlerin
konumunu açıklamaktadır. Hidayeti yaratan Allah’tır; peygamberlerin görevi ise
hak yolu göstermek ve irşad etmektir.
Nitekim
Yüce Allah Şûrâ Suresi 52. ayette Resûlullah’a hitaben:
“Şüphesiz
sen dosdoğru bir yola rehberlik edersin.” buyurmaktadır.
Peygamberler
insanlara dünyevî menfaatler değil, hakikati teklif ederler. Davetleri sonuç
merkezli değil, hakikat merkezlidir.
Kur’an’ın
birçok ayetinde bireysel iman ile toplumsal ıslah arasında güçlü bir ilişki
kurulmaktadır. Tevhid üzere inşa edilen bir hayat; zamanla toplumda adaletin,
güvenin ve ahlâkın yerleşmesine vesile olur. Bu sebeple ıslah fertte başlar;
fakat etkisi toplumun tamamına yayılır.
Ayetin
bize yönelik mesajları:
1)
Tebliğin içeriğini Allah'ın vahyi oluşturmalı,
2) Kişi
kendi argümanlarını araya sokuşturmamalı başka kaynaktan davet yapmamalıdır.
3)
Bilgisiz olan bilgili olana tabi olmalı; küçük büyük kıstas olmamalıdır.
4)
Rehberlik yapabilmek için bilgiye sahip olmalıdır
Meryem 44
يَا أَبَتِ
لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ ۖ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَٰنِ عَصِيًّا ﴿٤٤-١٩﴾
“Babacığım!
Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, Rahmân’a karşı son derece isyankârdır.”
(Meryem 19/44)
Bu ayette
geçen “şeytan” kavramı yalnızca İblîs adlı varlığı ifade etmez. Kur’ân’da
şeytan; İblîs’in yolunu, yöntemini ve zihniyetini taşıyan her türlü saptırıcı
gücü kapsayan geniş bir anlam alanına sahiptir. Nitekim Kur’ân:
“İnsan ve
cin şeytanları…” (En‘âm 6/112) buyurarak şeytaniliğin sadece bireysel değil;
aynı zamanda düşünsel ve toplumsal bir karakter taşıdığını ortaya koymaktadır.
Bu
bağlamda şeytan; insanı Allah’tan uzaklaştıran, hakikatten koparan ve hevâya
sürükleyen her düşünceyi, sistemi ve otoriteyi temsil eder.
Ayette
dikkat çeken bir diğer husus ise “tapma” yerine “kulluk etme” anlamındaki
fiilin kullanılmasıdır. Çünkü Kur’ân’da kulluk yalnızca ritüellerden ibaret
değildir.
Kulluk:
İtaat etmeyi, Ölçü almayı,Yönelmeyi, Hayatı bir referansa göre şekillendirmeyi
de içine alan kapsamlı bir kavramdır. Dolayısıyla insan, hayatını Allah’ın
ölçüleri yerine şeytanî ilkeler doğrultusunda düzenliyorsa; fiilen şeytana
kulluk etmiş olur.
Kur’ân’ın
ortaya koyduğu şeytanî yönelimlerin bazı temel tezahürleri şunlardır:
1. Hevânın
İlâhlaştırılması
Kişinin
arzularını hakikatin önüne koyması, hevâyı ilâh edinmesidir. Bu durum:
Hakikati
nefsin isteğine göre yorumlamak,
Dini
kişisel konfora uyarlamak,
Popüler
olanı doğru kabul etmek,
Kişi ve
gelenekleri sorgulanamaz hâle getirmek
şeklinde
ortaya çıkabilir.
Böyle bir
yapıda Kur’ân merkezin dışına itilir; hevâ ve beşerî otoriteler belirleyici
hâle gelir.
2. Gücü
Mutlaklaştıran Zihniyet
Kur’ân’da
Firavun yalnızca tarihsel bir şahıs değil; hakikatin yerine gücü koyan
anlayışın sembolüdür. Bu zihniyet:
Kör
itaati, Korku siyasetini, Sorgulanamazlığı, Mutlak otoriteyi esas alır.
Kur’ân’a
göre hakikati bastıran ve insanı kula kulluğa yönelten bütün sistemler şeytanî
karakter taşır.
3. Dinin
Tahrif Edilmesi
Kur’ân’ın:
“Hahamlarını ve rahiplerini rab edindiler.” (Tevbe 9/31) buyruğu, Allah adına
hüküm koyan ve insanların bunu sorgusuz kabul ettiği din anlayışlarına dikkat
çeker. Allah’ın hükmünün önüne insan sözü geçirildiğinde; din, vahiy merkezli
olmaktan çıkıp otorite merkezli bir yapıya dönüşür.
4. Vesvese
ve Normalleştirme
Şeytan
çoğu zaman insanı açık inkâra çağırmaz. Süreç genellikle:
Şüphe,
Erteleme,
Günahı
sıradanlaştırma,
Yanlışı
çoğunluk üzerinden meşrulaştırma
şeklinde
işler.
Bu nedenle
Kur’ân: “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
(En‘âm 6/116) uyarısında bulunur.
Yanlış,
toplumda normalleştiğinde vicdanın sesi zayıflar; günah rahatsız etmez hâle
gelir. Kur’ân’ın:
“Yaptıkları
kendilerine süslü gösterildi” ifadesi, tam da bu psikolojik körleşmeye işaret
eder.
Ayetin
Bağlamındaki Mesaj:
Hz.
İbrahim’in babası put yapan bir insandır. Ancak Kur’ân’ın dikkat çektiği asıl
mesele, taş ve ağaçtan yapılan putlardan daha derindir.
Put;
insanı Rahmân’dan uzaklaştıran her bağımlılık, her otorite ve her yönelimdir.
Bu sebeple
Hz. İbrahim:
“Putlara
tapma” değil, “Şeytana kulluk etme” demektedir. Çünkü mesele yalnızca nesne
değil; yöneliş meselesidir.
Neden
“Rahmân” İsmi Kullanılmıştır?
Ayette
“Allah’a isyan etti” yerine:
“Rahmân’a
isyan etti” buyrulması son derece dikkat çekicidir.
Çünkü
Rahmân:
Kuşatan,Yaşatan,
Rızık veren, Mühlet tanıyan, Merhameti her şeyi kuşatan ilahî rahmeti ifade
eder.
Buna
rağmen şeytanın Rahmân’a başkaldırması, isyanının derinliğini göstermektedir.
Hz.
İbrahim adeta babasına şöyle demektedir:
“Babacığım,
sen zulmeden bir varlığa değil; rahmeti sonsuz olana başkaldıran bir yolun
peşinden gidiyorsun.”
Bu ifade
suçlayıcı değil; uyandırıcı bir dildir. Çünkü şeytan: Ayrıştırır, Koparır,
Kibre sürükler.
Rahmân
ise: Kuşatır, Bağışlar, Yaklaştırır.
Şeytanın
temel problemi Allah’ın kudretiyle değil; Rahmân oluşuyla ilgilidir.
Çünkü
rahmet: Tevazu ister, Başkasına yer açmayı gerektirir, Benmerkezci yapıyı
kırar.
Şeytan ise
boyun eğmek değil, üstün gelmek ister. Bu yönüyle Kur’ân’ın anlattığı şeytan;
sadece metafizik bir varlık değil, aynı zamanda insanı Allah’tan uzaklaştıran
her türlü zihinsel, ahlâkî ve toplumsal sapmanın ortak adıdır.
Bu anlamda
modern çağın da pek çok putu ve şeytanî yönelimi vardır: Para, Güç, Hevâ,
Mutlaklaştırılmış akıl, Kontrolsüz bilim anlayışı, Şöhret, İdeolojiler, İnsan
merkezci kibir…
Kur’ân’ın
tevhid çağrısı ise insanı bütün bu sahte otoritelerden kurtarıp yalnızca
Allah’a kul olmaya davet etmektedir.
Meryem 45
يَا أَبَتِ
إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ
وَلِيًّا ﴿٤٥-١٩﴾
“Babacığım!
Doğrusu ben, Rahmân tarafından sana bir azabın dokunmasından ve böylece şeytana
dost olmandan korkuyorum.” (Meryem 19/45)
Bu ayet,
peygamberlerin tebliğ anlayışında yalnızca hakikati bildirme değil; muhatabın
sapmasından dolayı içten bir endişe taşıma ahlâkının da bulunduğunu
göstermektedir.
Peygamberler
insanları uyarmakla yetinmez; onların yanlışta ısrar etmelerinden dolayı
üzülür, merhametle yaklaşır ve kurtuluşlarını isterler.
Bu nedenle
müminler de: İnsanların yanlışlarına karşı duyarsızlaşmamalı, Kötülüğü sıradan
görmemeli, Merhamet merkezli bir sorumluluk bilinci taşımalıdır.
“Rahmân’dan
Sana Bir Azabın Dokunmasından Korkuyorum”
Hz.
İbrahim’in burada sözünü ettiği azap, yalnızca ahirette gerçekleşecek bir ceza
olarak anlaşılmamalıdır. Kur’ân’da azap bazen insanı uyandıran, yanlışın
sonuçlarını hissettiren dünyevî uyarıları da kapsar: İç huzursuzluğu, Manevî
boşluk, Yön kaybı, Bereketsizlik, Toplumsal çöküş, Hakikatten uzaklaşmanın
doğurduğu sıkıntılar da bu çerçevede değerlendirilebilir.
Dolayısıyla
ayet, dünyadan başlayıp ahirete uzanan bir sapma tehlikesine karşı yapılmış
merhamet yüklü bir uyarıdır.
Neden
“Rahmân” İsmi Kullanılmıştır?
Ayette
dikkat çekici olan husus, azabın “Kahhâr” veya “Cebbâr” isminden değil;
“Rahmân” isminden söz edilerek ifade edilmesidir. Bu, önemli bir hakikate
işaret eder: Azap bazen yok etmek için değil, uyandırmak için gelir. İlâhî
ikaz, rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Rahmân’ın uyarması, kulunu tamamen terk
etmediğini gösterir. Hz. İbrahim’in kullandığı bu ifade, korkutucu olmaktan çok
şefkat eksenli bir ikaz niteliği taşımaktadır.
Ayette:
“Şeytan sana velî olur” değil, “Sen şeytana velî olursun” buyrulmaktadır.
Kur’ân’ın
burada kullandığı ifade son derece dikkat çekicidir:فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا
“Böylece şeytana bir velî olursun.” (Meryem 19/45)
Bu fark,
Kur’ân’ın insan sorumluluğu anlayışını ortaya koyan çok derin bir nüanstır.
Çünkü Kur’ân’a göre şeytanın insan üzerindeki etkisi mutlak bir zorbalık
değildir. Şeytan: Zorlayan değil, Çağıran;Mecbur bırakan değil,Süsleyen; İrade
iptal eden değil, Yönlendiren bir varlıktır.
Nitekim
Kur’ân’da şeytan kıyamet günü şöyle der: “Benim sizin üzerinizde zorlayıcı bir
gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım; siz de bana uydunuz.” (İbrahim 14/22)
Dolayısıyla
ayette özne şeytan değil, insandır. Yani problem: şeytanın güç kazanması değil,
insanın ona gönüllü yakınlık kurmasıdır.
“Velî” Ne
Demektir?
Velî
kelimesi yalnızca “dost” anlamına gelmez.
Kur’ân’da
velâyet: Yakınlık,Bağlılık, Himaye, Tarafgirlik, Sadakat, Yönetimsel bağlılık
anlamlarını da içerir.
Bu nedenle
“şeytana velî olmak”: şeytanı hayat rehberi edinmek, onun değer sistemini
benimsemek, onun safında yer almak, onun düzenine hizmet etmek demektir. Burada
edilgen değil, aktif bir yöneliş vardır. Yani kişi sadece kandırılan biri
değildir; aynı zamanda tercih eden biridir.
Neden Çok
Kritik Bir Ayrımdır?
Eğer ayet:
“Şeytan sana velî olur” deseydi, vurgu şeytanın hâkimiyetinde olurdu.
Bu durumda
insan: pasif, mağdur, etkisiz bir konuma çekilmiş olurdu.
Fakat
Kur’ân tam tersini yapar: Sen şeytana velî olursun.” Böylece sorumluluğu
insanın iradesine verir.
Yani
insan: hangi düşünceyi savunacağını, hangi otoriteye bağlanacağını, hangi
değerlere göre yaşayacağını tercih eder.
Kur’ân’daki
imtihan anlayışı da tam burada ortaya çıkar.
Şeytana
Velî Olmanın Aşamaları:
Kur’ân’a
göre bu ilişki bir anda oluşmaz. Genellikle şu süreçlerle gelişir:
1.
Hakikatten Uzaklaşma
İnsan önce
Allah’ın zikrinden uzaklaşır:
“Kim
Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse...” (Zuhruf 43/36)
Yani vahiy
merkezli düşünmeyi bırakır.
2. Nefsin
Merkezleşmesi
Bundan
sonra ölçü: vahiy değil, hevâ olur. Kişi artık: “Allah ne dedi?” yerine, “Ben
ne istiyorum?” sorusuyla yaşamaya başlar.
3.
Yanlışın Meşrulaştırılması
Şeytan
burada devreye girer: günahı süsler, kötülüğü normalleştirir, hakikati
küçümsetir.
Kur’ân’ın:
“Yaptıkları kendilerine süslü gösterildi” ifadesi bu psikolojik dönüşümü
anlatır.
4. Velâyet
İlişkisi
Son
aşamada kişi artık: sadece yanlış yapan biri değil, yanlışı savunan, koruyan,
yaygınlaştıran biri hâline gelir.
İşte bu,
şeytana velî olmaktır.
Âzer
Örneği Neden Çok Çarpıcıdır?
Âzer yalnızca
putlara inanan biri değildir.
O: put
üreten, put düzenini besleyen,insanların şirkini ayakta tutan bir sistemin
parçasıdır.
Bu yüzden
Hz. İbrahim ona: “Sen yanlış yapıyorsun” demekten öte, “Şeytana velî
oluyorsun”uyarısında bulunur.
Çünkü
artık mesele bireysel hata boyutunu aşmıştır.
Kişi:
sapmanın tüketicisi değil, üreticisi hâline gelmiştir.
Modern
Dünyadaki Karşılığı
Bugün de
insan:hakikati örten ideolojilere, zulüm üreten sistemlere, hevâyı kutsayan
anlayışlara, insanı Allah’tan uzaklaştıran kültürlere bilinçli şekilde destek
verdiğinde, yalnızca etkilenmiş olmaz; onların velîsi hâline gelir.
Kur’ân’ın
diliyle velâyet: duygusal sempati değil, yönsel aidiyettir.
İnsan kimi
savunuyor, hangi sistem adına öfkeleniyor, hangi değer uğruna mücadele
veriyorsa, orada bir velâyet ilişkisi oluşur.
Bu nedenle
ayet son derece sarsıcıdır:
Problem
şeytanın sana yaklaşması değil; senin şeytana yaklaşmandır. Çünkü Kur’ân’a göre
insanı asıl mahveden şey, zorla sürüklenmekten çok, yanlışı zamanla benimseyip
sahiplenmesidir. Bu ifade, insanın iradesine dikkat çeker. Çünkü Kur’ân’a göre
sapma, çoğu zaman insanın bilinçli tercihlerinin sonucudur.
Hz.
İbrahim’in babası Âzer’in put yapıcılığı da bu açıdan dikkat çekicidir. O,
yalnızca bireysel olarak yanlış bir inanç içinde değildir; aynı zamanda
insanları hakikatten uzaklaştıran düzenin bir parçası hâline gelmiştir.
Kur’ân’ın:
“Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse ona bir şeytan musallat ederiz; artık o,
onun yakın dostu olur.” (Zuhruf 43/36) ayetinde de bu yakınlık ilişkisine
dikkat çekilmektedir.
Allah
Sonucu Bilirken Neden Tebliğ Emreder?
“Allah,
Âzer’in iman etmeyeceğini bildiği hâlde neden Hz. İbrahim’i gönderdi?” sorusu,
Kur’ân’ın davet anlayışını anlamak açısından önemlidir.
Kur’ân’a
göre insan: Sonuçtan değil, Sorumluluğunu yerine getirmekten mesuldür.
Peygamberlerin görevi hidayeti zorla gerçekleştirmek değil; hakikati
ulaştırmaktır. Bu nedenle tebliğ, sonuç garantili bir faaliyet değil; kulluk
sorumluluğudur. Hz. Yunus kıssası da bu hakikati öğretir. Onun hatası tebliğ
etmesi değil; sonucu kendi beklentisine göre görmek istemesiydi. Daha sonra
bunun farkına varmış ve Rabbine yönelmiştir.
Bu
bağlamda A‘lâ Suresi 9. ayet de Kur’ân bütünlüğü içinde anlaşılmalıdır:
“Fayda verecekse öğüt ver.” şeklindeki bir çeviri kuran
bütünlüğünde yanlış bir okuma olur.
Ayette geçen “in” edatı:Şart anlamında değil, Tahkik (kesinlik) anlamında
anlaşılmalıdır (Kurtubî).
Yani:“Öğüt
ver; öğüt kesinlikle fayda sağlar.”
Fayda, her zaman muhatapta görünmeyebilir; ama en azından öğüt vereni
sorumluluktan arındırır.
Öğüdün öğüt verene faydası A‘râf 164’te bu bilinç açıkça ifade
edilir: “Rabbimize karşı bir mazeretimiz olsun diye…”
Buradaki
vurgu, öğüdün mutlaka bir karşılığı olduğuna işaret eder. Bu fayda bazen
muhatapta görünür, bazen de öğüt vereni sorumluluktan kurtarır.
Demek ki
müminin görevi: Hakikati ulaştırmak, İlgisiz kalmamak, Merhametle uyarmaktır.
Sonucun nerede ortaya çıkacağını ise yalnızca Allah bilir.
Hz.
İbrahim’in daveti Âzer’de karşılık bulmamıştır; fakat tarih boyunca nice
gönüllerde yankı bulmuştur.
Çünkü
tohumun hangi kalpte yeşereceğini insan bilemez.
Müminin
görevi, hakikat tohumunu toprağa bırakmaktır.
Meryem 46:
قَالَ أَرَاغِبٌ
أَنْتَ عَنْ اٰلِهَتٖى يَا اِبْرٰهٖيمُ ۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنٖى
مَلِيًّا ﴿٤٦-١٩﴾
“Babası
dedi ki: ‘Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer
vazgeçmezsen mutlaka seni taşlarım. Uzun bir süre benden uzak dur!’”
Hz.
İbrahim’in bütün merhamet dolu davetine rağmen tebliği olumlu bir netice
vermemiştir. İnkarcı baba, oğluna karşı inkârı sebebiyle şefkat dilini
kaybetmiştir.Burada iman ile inkâr arasındaki ahlâkî fark açık biçimde
görülmektedir. İman, insanın diline nezaket ve vakar kazandırırken; inkâr çoğu
zaman öfke, sertlik ve tahammülsüzlük üretmektedir.
İnkâr
psikolojisinde kişi söyleyecek söz bulamadığında çoğu zaman tehdit dili devreye
girer. Delil ve argüman tükenince baskı ve güç ön plana çıkar. Sözün yerini
zorbalık almaya başlar.
Azer de
baba olmanın verdiği psikolojik üstünlük duygusuyla hareket ederek Hz.
İbrahim’i huzurundan kovmaktadır.
Ayette
geçen:' لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ' ifadesi tehdit ve tekit
unsurlarıyla kurulmuştur.
Başındaki
“lâm” (لَ) tekit ifade ederken,
“لَأَرْجُمَنَّكَ”
fiilindeki şeddeli nun (نّ) tehdidin kararlılığını pekiştirmektedir.
Buradaki
şart yapısı da dikkat çekicidir."in" şart edati olayi istikbale
çevirerek, olayın tek seferlik bir tartışma olmadığını; Hz. İbrahim’in
babasıyla olan tevhid mücadelesinin zamana yayılan sürekli bir davet süreci
olduğunu göstermektedir.
“Seni
taşlarım” ifadesi ne anlama gelir?
Ayette
geçen “لَأَرْجُمَنَّكَ / seni taşlarım” ifadesi yalnızca fiziksel taşlama
anlamına gelmeyebilir.
Arapçada
“recm” kelimesi:
Taşa
tutmak,
Kovmak,
Ağır
hakaret etmek,
Dışlamak,
Toplumdan
uzaklaştırmak,
Psikolojik
baskı uygulamak
anlamlarında
da kullanılmaktadır.
Bu nedenle
Azer’in sözü şu anlamı da taşımaktadır:
“Benim
inanç düzenime karşı çıkmaya devam edersen seni dışlar, aşağılar ve hayatımdan
çıkarırım.”
Nitekim
ayetin devamındaki: وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا
“Uzunca
bir süre benden uzak dur!” ifadesi de bunu desteklemektedir.
Burada
dikkat çekici bir incelik vardır. Azer’in öfkesi çok sert olsa da, sözlerinde
hâlâ zayıf da olsa bir baba şefkatinin izi hissedilmektedir. Adeta şöyle
demektedir:
“Git
buradan… Gözüm seni görmesin. Yoksa sana zarar verebilirim.” Bu ifade, öfke ile
şefkat arasında parçalanmış bir ruh hâlini yansıtmaktadır.
“Taşlama”
Kavramının Kur’an’daki Kullanımı
“Seni
taşlarız” tehdidi Kur’an’da başka peygamber kıssalarında da geçmektedir.
Örneğin
Yâsîn Suresi’nde kasaba halkı elçilere şöyle der: “Eğer vazgeçmezseniz sizi
mutlaka taşlarız.”(Yâsîn 36/18)
Kur’an’da
“taşlama” ifadesi hem gerçek hem de mecazî anlamlarda kullanılmaktadır.
Mecazî
boyutta bu ifade:
Hakaret, İftira,
Karalama, Psikolojik şiddet, Sosyal dışlama, Sindirme politikası anlamlarına
gelir.
Nitekim
peygamberlere yöneltilen:
“Şair”
“Mecnun”
“Sihirbaz”
“Yalancı”
gibi
ithamlar da bir tür “manevî taşlama”dır.
Hakikati
savunamayan toplumlar çoğu zaman hakikati susturmaya çalışırlar.
Kur’an’ın
Zulüm Anlatımındaki Üslubu:
Yâsîn
Suresi 26. ayette elçinin cennete girdiği haber verilir; fakat nasıl
öldürüldüğü ayrıntılı biçimde anlatılmaz.
Çünkü
Kur’an çoğu zaman zalimin yönteminden çok mazlumun akıbetine odaklanır.
Eğer
öldürülme biçiminin detayları anlatılsaydı:
Okuyucunun
dikkati vahşetin ayrıntısına kayabilirdi,
Mesajın
evrenselliği daralabilirdi.
Oysa
yöntemin kapalı bırakılması, zulmün her çağdaki farklı biçimlerine işaret
etmektedir.
Çünkü
hakikati susturma yöntemleri değişse de hak-batıl mücadelesi değişmemektedir.
Kur’an’ın
asıl vurgusu şudur:
Hak sözü
söylemenin bir bedeli vardır; fakat bu bedelin sonucu kayıp değil kazançtır.
Bu nedenle
Kur’an, okuyucuya yalnızca bilgi vermeyi değil; bilinç ve özdeşlik kazandırmayı
hedefler.
Öyle ki
insan, kıssayı okurken içinden şu duyguyu geçirir:
“Keşke ben
de hakikatin yanında duran o insanlardan biri olsaydım.”
Meryem 47
:
قَالَ سَلَامٌ
عَلَيْكَ سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّٖى اِنَّهُ كَانَ بٖى حَفِيًّا ﴿٤٧-١٩﴾
“İbrahim
şöyle dedi: ‘Sana selam olsun. Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim.
Çünkü O bana karşı çok lütufkâr ve yakındır.’”
Bu ayette,
Hz. İbrahim’in bütün tehditlere rağmen ahlâkını koruduğu görülmektedir. Babası
onu dışlamış, tehdit etmiş ve evinden uzaklaştırmıştır. Buna rağmen Hz. İbrahim
aynı sertlikle karşılık vermemiş; vakarını, merhametini ve tebliğ ahlâkını
muhafaza etmiştir.
Burada
Kur’an’ın çok önemli bir ilkesi ortaya çıkar:
İman,
insanın yalnızca inancını değil; öfke anındaki dilini ve tavrını da inşa eder.
“سَلَامٌ عَلَيْكَ
— Sana selam olsun” ne demektir?
Buradaki
“selam”, günlük bir vedalaşma cümlesinden çok daha derin bir anlam taşır.
“Selâm”
kelimesi:
Barış,
Güven,
Esenlik,
Zararsızlık,
Emniyet
anlamlarını
içerir.
Hz.
İbrahim adeta şunu söylemektedir:
“Benden
sana zarar gelmez.Benden yana güvendesin”
“Sana
karşı kin taşımıyorum.”
“Ben senin
düşmanın değilim.”
"Seni
incitecek bir şey söylemem."
Selam sana demek; seninle barışmak istiyorum, safıma katıl,
inançsız yoluna devam etmene gönlüm razı değil temennisi de olabilir.
Bu ifade,
öfkeye öfkeyle karşılık vermeyen peygamber ahlâkının bir örneğidir.
Nitekim
benzer bir ifade Furkan Suresi 63. ayette de geçer:
“Rahmân’ın
kulları, cahiller kendilerine sataştığında ‘selam’ der geçerler.”
Buradaki
“selam”, teslim olmak değil; seviyeyi düşürmeden ilişkiyi yönetmektir.
Yani:
Kavga
üretmemek,
Nefret
dili kurmamak,
Hakikati
terk etmeden vakarını korumaktır.
Hz.
İbrahim’in tavrı tam olarak budur.
Hz.
İbrahim babasını tamamen terk etmiş midir?
Bir önceki
ayette babası ona:
“Benden
uzaklaş!”
“Git!”
“Seni
görmek istemiyorum!” demişti.
Burada
kullanılan “اهجرني” ifadesi, dışlayıcı bir kopuş çağrısıdır.
Fakat Hz.
İbrahim’in cevabı dikkat çekicidir: “Senin için Rabbimden istiğfar dileyeceğim.”
Bu ifade,
tebliğin tamamen bitmediğini gösterir.
Çünkü
Kur’an’da peygamberler:
İlişkiyi
hemen koparan değil, son ana kadar hidayet ihtimalini açık tutan kimselerdir.
Hz. İbrahim fiziksel olarak ayrılmış olabilir; fakat kalben tamamen vazgeçmiş
değildir.
“Senin
için istiğfar dileyeceğim” ne demektir?
Buradaki
istiğfar meselesi çok dikkatli anlaşılmalıdır.
İstiğfar,
çoğu zaman sadece:
“Günahların
bağışlanması” olarak anlaşılır. Ancak kelimenin kökü çok daha geniş bir anlam
taşır.
غفر
(ğ-f-r) kökü:
Örtmek,
Korumak,
Sonucu
geciktirmek,
Alan açmak
anlamlarına
gelir.
Bu
bağlamda Hz. İbrahim’in duası şu anlama gelir:
“Ya Rabbi,
onu hemen helâke sürükleme.”
“Kalbini
tamamen mühürleme.”
“Hakikati
fark edebileceği bir kapıyı açık bırak.”
Yani bu,
otomatik bir “cennet talebi” değildir.
Çünkü
Kur’an’a göre:
İman
etmeden ölen bir kimse için ahirette bağışlanma talep edilmez.
Buradaki
istiğfar daha çok:
Dünyadaki
mühletin devamı,
Azabın
ertelenmesi,
Kalbin
tamamen kapanmaması ile ilgilidir.
Tövbe ile
istiğfar arasındaki fark:
Kur’an’da
istiğfar ile tövbe aynı şey değildir.
İstiğfar:
Bir kişi için bağışlanma ve mühlet talep etmektir.
Tövbe:
Kişinin kendi iradesiyle Allah’a dönüş sözü vermesidir.
Bu yüzden:
İstiğfar
başkası için yapılabilir, ama tövbe başkası adına yapılamaz.
Çünkü
tövbe:
Karar,
İrade,
Yön
değişimi gerektirir. Bunu kişinin kendisi gerçekleştirmelidir.
“اِنَّهُ كَانَ
بٖى حَفِيًّا” ne demektir?
Ayetin en
dikkat çekici bölümlerinden biri de budur.
“حفيّ”
kelimesi:
Yakından
ilgilenmek,
İnce bir
ilgi göstermek,
İncitmeden
gözetmek,
Hassas
davranmak
anlamlarını
taşır.
Kökte:
“Bir şeyin en ince ayrıntısına kadar farkında olmak” manası vardır.
Hz.
İbrahim burada Rabbini şöyle tanımlamaktadır:
“Rabbim
benim hâlimi çok iyi bilir.”
“Benimle
incitmeden ilgilenir.”
“Beni
yalnız bırakmaz.”
Ayette
neden “bana karşı” deniliyor?
Ayet:
“Bize
karşı” demiyor. “Kullarına karşı” da demiyor.
Özellikle:
“بِي — bana karşı” ifadesini kullanıyor. Bu çok kişisel bir tanıklıktır. Hz.
İbrahim burada teorik bir bilgi vermiyor; yaşadığı tecrübeyi anlatıyor.
Adeta
şöyle diyor:
“Ben
Rabbimi tanıyorum.”
“O’nun
merhametini tecrübe ettim.”
“Bu yüzden
senin için dua etmekten çekinmiyorum.”
Bu ifade
aynı zamanda babasına dolaylı bir davettir:
“Benim
yöneldiğim Rab sert ve zalim biri değildir.”
Bu ayet
bize ne öğretir?
1.
Hakikati savunurken ahlâk kaybedilmemelidir
Hz.
İbrahim:
Hakikatten
taviz vermemiş,
Ama
üslubunu da bozmamıştır.
Bu denge
Kur’anî tebliğin temelidir.
2. Mümin
öfkeyle değil merhametle hareket eder
Babası onu
tehdit etmiş, o ise onun için dua etmiştir.
Bu,
zayıflık değil; iman ahlâkıdır.
3. Hidayet
kapısı son ana kadar açık tutulur
Peygamberler
insanların hemen silinmesini değil; önce kurtulmasını isterler.
4.
Allah’ın rahmeti, kullarını tamamen terk etmeyişinde görünür
Mühlet
verilmesi, hemen cezalandırılmamak, uyarıların devam etmesi…
Bunların
hepsi rahmetin parçalarıdır.
Ayetin
günümüze mesajı:
Bugün
insanlar:
Bir fikir
ayrılığında hemen düşmanlaşabiliyor,
Hakikati
savunurken hakareti meşrulaştırabiliyor,
Kırıcı
dili “dürüstlük” zannedebiliyor.
Hz.
İbrahim ise bize başka bir yol öğretiyor:
İlkeli ama
merhametli olmak,
Net ama
incitici olmamak,
Kararlı
ama kibirli olmamak.
Çünkü
Kur’an’a göre tebliğ:
İnsan
yenme değil, insan kazanma çabasıdır.
Meryem 48
:
وَاَعْتَزِلُكُمْ
وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبّٖى عَسٰى اَلَّا اَكُونَ بِدُعَاءِ
رَبّٖى شَقِيًّا ﴿٤٨-١٩﴾
“Sizden ve
Allah’tan başka yalvarıp yöneldiğiniz şeylerden uzaklaşacağım; yalnız Rabbime
dua edeceğim. Umarım ki Rabbime yaptığım dua sebebiyle mahrum ve bedbaht
olmam.”
Bu ayet,
Hz. İbrahim’in tebliğ sürecinde artık yeni bir aşamaya geçtiğini
göstermektedir. Davet yapılmış, hakikat açıklanmış, merhamet dili kullanılmış;
ancak bütün bunlara rağmen inkâr ve direnç devam etmiştir. Bunun üzerine Hz.
İbrahim, inancını koruyabilmek için kendisini şirk ortamından ayrıştıracağını
ilan etmektedir.
Burada
dikkat çeken husus şudur:
Hz.
İbrahim insanları değil, onların bâtıl inanç sistemlerini terk etmektedir.
وَأَعْتَزِلُكُمْ
— Sizden uzaklaşacağım” ne demektir?
Ayette
kullanılan fiil:وَأَعْتَزِلُكُمْ
Bu kelime,
tamamen kopup gitmekten çok: Kendini ayrıştırmak, Mesafe koymak, İç dünyasını
korumak, İnanç bakımından soyutlanmak anlamlarını taşır.
Burada
özellikle bir önceki ayetle önemli bir dil farkı vardır.
Babası Hz.
İbrahim’e:
“واهجرني —
Benden uzaklaş!” demişti.
Bu ifade:
Kovmayı, Dışlamayı, İlişkiyi sert biçimde kesmeyi çağrıştırmaktadır.
Fakat Hz.
İbrahim’in kullandığı “أعتزلكم” ifadesinde: Öfke, İntikam, Düşmanlık yoktur.
Burada
daha çok bilinçli bir mesafe koyma vardır.
Yani Hz.
İbrahim adeta şöyle demektedir:
“Sizin
inanç düzeninizin parçası olmayacağım.”
“Şirkinizi
benimsemeyeceğim.”
“Hakikati
terk edip size benzemeyeceğim.”
Bu nedenle
onun ayrılığı:
Mekândan
önce zihinsel bir ayrılıktır, coğrafî olmaktan önce itikadî bir ayrılıktır.
Hz.
İbrahim babasını tamamen terk etmiş midir?
Kur’an
bütünlüğüne bakıldığında bunun mutlak bir terk ediş olmadığı anlaşılır.
Çünkü:
Bir önceki
ayette onun için istiğfar dilemiştir,
Başka
ayetlerde de babası için üzülmeye devam ettiği görülür.
Dolayısıyla
burada söz konusu olan şey:
Bağları
tamamen koparmak değil, şirk düzenine entegre olmamaktır.
Kur’an’ın
genel ilkesi de budur:
Anne-baba
müşrik bile olsa:
Onlara
iyilik devam eder, saygı devam eder, fakat şirk konusunda itaat edilmez.
Nitekim
Lokman Suresi 15. ayette şöyle buyrulur:
“Eğer seni
bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme; fakat dünyada onlarla
güzel geçin.” Bu denge çok önemlidir.
Kur’an:
Ne kör
itaati, ne de acımasız kopuşu öğretir.
İlke
şudur: Hakikatten taviz verme; fakat ahlâkı da kaybetme.
“Allah’tan
başka dua ettiklerinizden uzaklaşacağım” ne demektir?
Hz.
İbrahim burada yalnızca putlardan değil; O putların temsil ettiği zihniyetten,
Otorite anlayışından, Kör taklit düzeninden, Şirk merkezli hayat biçiminden
uzaklaştığını ilan etmektedir. Çünkü Kur’an’da “dua” yalnızca sözlü çağrı
değildir.
Bir şeye:
Yönelmek, Ondan medet ummak, Hayatı ona göre şekillendirmek de bir tür duadır.
Bu yüzden
ayetin mesajı sadece tarihsel putlarla sınırlı değildir.
Bugünün
insanı da: Para, Güç, Statü, Şöhret, İdeoloji, Hevâ, Kitle psikolojisi
karşısında aynı imtihanı yaşamaktadır.
İnsan neyi
merkeze koyuyor, neye teslim oluyor, neyin uğruna hakikatten vazgeçiyorsa;
orada modern bir putlaşma başlamış olur.
Küfür
ortamlarından uzak durmak ne demektir?
Ayetin
önemli mesajlarından biri de budur.
Kur’an,
mümine: Şirk üretimini normalleştiren, Günahı sıradanlaştıran, Hakikati boğan
ortamlara karşı bilinç geliştirmeyi öğretir. Bugün bu ortamlar sadece fiziksel
mekânlar değildir.
İletişim
çağında:
Ekranlar,
Sosyal
medya,
Diziler,
Dijital
kültür,
Sürekli
maruz kalınan içerikler
de insanın
iç dünyasını şekillendirmektedir.
Çünkü
Kur’an’a göre:
Göz,
Kulak,
Kalp
şahit
olduklarından sorumludur.
Bu nedenle
mümin:
Her
ortamın içinde kaybolmamalı,
Her
çağrıyı normal görmemeli,
Kalbini
koruyacak bilinçli bir mesafe geliştirmelidir.
Ancak
burada önemli olan nokta şudur:
Kur’an’ın
istediği şey insanlardan kaçmak değil; hakikati boğan yapılar karşısında
şahsiyetini koruyabilmektir.
“Yalnız
Rabbime dua edeceğim”
Hz.
İbrahim bütün kapılar kapanınca insanlara değil; Rabbine yönelmektedir.
Bu,
peygamberlerin temel yönelişidir.
Çünkü:
İnsan
desteği bitebilir,
Aile terk
edebilir,
Toplum
dışlayabilir,
Güç
odakları baskı kurabilir.
Fakat
Allah ile kurulan bağ kopmaz.
Burada Hz.
İbrahim’in tevhidi sadece teorik değil; varoluşsal bir tercihe dönüşmektedir.
Yani:
“Siz beni
terk etseniz bile ben Rabbimsiz kalmam.”
“Umarım
Rabbime yaptığım dua sebebiyle bedbaht olmam”
Ayetin
sonunda çok dikkat çekici bir ifade vardır:
�
Burada Hz.
İbrahim:
Kesinlik
diliyle değil,
Ümit
diliyle konuşmaktadır.
Bu,
peygamber ahlâkındaki derin tevazuyu gösterir.
Oysa o bir
peygamberdir.
Buna
rağmen:
“Ben kesin
kurtuldum” dememekte, Rabbine karşı kulluk edebini korumaktadır.
“Şakiyy”
kelimesi:
Mahrum
kalan,
Bedbaht
olan,
Hayrı
kaçıran
anlamlarını
taşır.
Hz.
İbrahim adeta şöyle demektedir:
“Rabbime
yönelmekle kaybedenlerden olmamayı umuyorum.”Böyle dua etmekle yanlış yapmıyorum,
tereddüdünü de taşıyor olabilir.
Bu ifade:
Dua edenin
daima umut taşıması gerektiğini,
Fakat
ameline güvenmemesi gerektiğini öğretir.
Ayetin
günümüze mesajı
Bu ayet
bugün mümine çok önemli bir denge öğretmektedir:
Hakikati
korurken yalnızlaşabilirsin,
İnancın
sebebiyle dışlanabilirsin,
Yakın
çevrenden baskı görebilirsin.
Fakat
böyle zamanlarda insan:
Şahsiyetini
kaybetmeden,
Kin
üretmeden,
Hakikatten
vazgeçmeden
yoluna
devam etmelidir.
Hz.
İbrahim’in ayrılığı bir nefret ayrılığı değil; tevhidini koruma ayrılığıdır.
Bu yüzden
Kur’an’da hicret sadece mekân değiştirmek değil; kişinin bâtıldan hakka
yönelişidir.
Bu kelime,
tamamen kopup gitmekten çok:
Kendini
ayrıştırmak,
Mesafe
koymak,
İç
dünyasını korumak,
İnanç
bakımından soyutlanmak
anlamlarını
taşır.
Burada
özellikle bir önceki ayetle önemli bir dil farkı vardır.
Babası Hz.
İbrahim’e:
“واهجرني —
Benden uzaklaş!”
demişti.
Bu ifade:
Kovmayı,
Dışlamayı,
İlişkiyi
sert biçimde kesmeyi
çağrıştırmaktadır.
Fakat Hz.
İbrahim’in kullandığı “أعتزلكم” ifadesinde:
Öfke,
İntikam,
Düşmanlık
yoktur.
Burada
daha çok bilinçli bir mesafe koyma vardır.
Yani Hz.
İbrahim adeta şöyle demektedir:
“Sizin
inanç düzeninizin parçası olmayacağım.”
“Şirkinizi
benimsemeyeceğim.”
“Hakikati
terk edip size benzemeyeceğim.”
Bu nedenle
onun ayrılığı:
Mekândan
önce zihinsel bir ayrılıktır,
Coğrafî
olmaktan önce itikadî bir ayrılıktır.
Hz.
İbrahim babasını tamamen terk etmiş midir?
Kur’an
bütünlüğüne bakıldığında bunun mutlak bir terk ediş olmadığı anlaşılır.
Çünkü:
Bir önceki
ayette onun için istiğfar dilemiştir,
Başka
ayetlerde de babası için üzülmeye devam ettiği görülür.
Dolayısıyla
burada söz konusu olan şey:
Bağları
tamamen koparmak değil,
Şirk
düzenine entegre olmamaktır.
Kur’an’ın
genel ilkesi de budur:
Anne-baba
müşrik bile olsa:
Onlara
iyilik devam eder,
Saygı
devam eder,
Fakat şirk
konusunda itaat edilmez.
Nitekim
Lokman Suresi 15. ayette şöyle buyrulur:
“Eğer seni
bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme; fakat dünyada onlarla
güzel geçin.”
Bu denge
çok önemlidir.
Kur’an:
Ne kör
itaati,
Ne de
acımasız kopuşu öğretir.
İlke
şudur:
Hakikatten
taviz verme; fakat ahlâkı da kaybetme.
“Allah’tan
başka dua ettiklerinizden uzaklaşacağım” ne demektir?
Hz.
İbrahim burada yalnızca putlardan değil;
O putların
temsil ettiği zihniyetten,
Otorite
anlayışından,
Kör taklit
düzeninden,
Şirk
merkezli hayat biçiminden
uzaklaştığını
ilan etmektedir.
Çünkü
Kur’an’da “dua” yalnızca sözlü çağrı değildir.
Bir şeye:
Yönelmek,
Ondan
medet ummak,
Hayatı ona
göre şekillendirmek
de bir tür
duadır.
Bu yüzden
ayetin mesajı sadece tarihsel putlarla sınırlı değildir.
Bugünün
insanı da:
Para,
Güç,
Statü,
Şöhret,
İdeoloji,
Hevâ,
Kitle
psikolojisi
karşısında
aynı imtihanı yaşamaktadır.
İnsan neyi
merkeze koyuyor, neye teslim oluyor, neyin uğruna hakikatten vazgeçiyorsa;
orada
modern bir putlaşma başlamış olur.
Küfür
ortamlarından uzak durmak ne demektir?
Ayetin
önemli mesajlarından biri de budur.
Kur’an,
mümine: Şirk üretimini normalleştiren, Günahı sıradanlaştıran, Hakikati boğan
ortamlara karşı bilinç geliştirmeyi öğretir. Bugün bu ortamlar sadece fiziksel
mekânlar değildir.
İletişim
çağında: Ekranlar, Sosyal medya, Diziler, Dijital kültür, Sürekli maruz kalınan
içerikler de insanın iç dünyasını şekillendirmektedir.
Çünkü
Kur’an’a göre: Göz, Kulak, Kalp şahit olduklarından sorumludur.
Bu nedenle
mümin:
Her
ortamın içinde kaybolmamalı,
Her
çağrıyı normal görmemeli,
Kalbini
koruyacak bilinçli bir mesafe geliştirmelidir.
Ancak
burada önemli olan nokta şudur:
Kur’an’ın
istediği şey insanlardan kaçmak değil; hakikati boğan yapılar karşısında
şahsiyetini koruyabilmektir.
“Yalnız
Rabbime dua edeceğim”
Hz.
İbrahim bütün kapılar kapanınca insanlara değil; Rabbine yönelmektedir.
Bu,
peygamberlerin temel yönelişidir.
Çünkü:
İnsan
desteği bitebilir,
Aile terk
edebilir,
Toplum
dışlayabilir,
Güç
odakları baskı kurabilir.
Fakat
Allah ile kurulan bağ kopmaz.
Burada Hz.
İbrahim’in tevhidi sadece teorik değil; varoluşsal bir tercihe dönüşmektedir.
Yani:
“Siz beni
terk etseniz bile ben Rabbimsiz kalmam.”
Ayetin
sonunda çok dikkat çekici bir ifade vardır:“Umarım Rabbime yaptığım dua
sebebiyle bedbaht olmam”
Burada Hz.
İbrahim: Kesinlik diliyle değil, Ümit diliyle konuşmaktadır.
Bu,
peygamber ahlâkındaki derin tevazuyu gösterir.
Oysa o bir
peygamberdir.
Buna
rağmen: “Ben kesin kurtuldum” dememekte, Rabbine karşı kulluk edebini
korumaktadır.
“Şakiyy”
kelimesi: Mahrum kalan, Bedbaht olan, Hayrı kaçırananlamlarını taşır.
Hz.
İbrahim adeta şöyle demektedir:
“Rabbime
yönelmekle kaybedenlerden olmamayı umuyorum.”Böyle dua etmekle (babasına
istiğfar talebiyle) yanlış yapmıyorum, tereddüdünü de taşıyor olabilir.
Bu ifade:
Dua edenin
daima umut taşıması gerektiğini, fakat ameline güvenmemesi gerektiğini öğretir.
Ayetin
günümüze mesajı:
Bu ayet
bugün mümine çok önemli bir denge öğretmektedir:
Hakikati
korurken yalnızlaşabilirsin,
İnancın
sebebiyle dışlanabilirsin,
Yakın
çevrenden baskı görebilirsin.
Fakat
böyle zamanlarda insan:
Şahsiyetini
kaybetmeden,
Kin
üretmeden,
Hakikatten
vazgeçmeden
yoluna
devam etmelidir.
Hz.
İbrahim’in ayrılığı bir nefret ayrılığı değil; tevhidini koruma ayrılığıdır.
Bu yüzden
Kur’an’da hicret sadece mekân değiştirmek değil; kişinin bâtıldan hakka
yönelişidir.
Meryem 49
:
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ
وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَهَبْنَا لَهُ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَكُلًّا
جَعَلْنَا نَبِيًّا ﴿٤٩-١٩﴾
“İbrahim
onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri terk edince, biz ona İshak ve
Yakub’u bağışladık; her birini de peygamber yaptık.”
Bu ayet,
Hz. İbrahim’in tevhid uğruna yaptığı ayrılığın ilahî karşılığını anlatmaktadır.
O, şirk düzenine entegre olmayı reddetmiş; hakikat uğruna yalnız kalmayı göze
almıştır. Bunun üzerine Allah onu yalnız bırakmamış; kaybettiğinin yerine daha
hayırlısını lütfetmiştir.
Burada
Kur’an’ın çok derin bir sünneti ortaya çıkar:
Allah için
terk edilen hiçbir şey, hakikatte kaybolmaz.
“فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ
— Onlardan ayrılınca…”
Bilinçli
ayrışmayı,
İnançsal
mesafe koymayı,
Şirk
düzenine karışmamayı
ifade
eder.
Hz.
İbrahim’in ayrılığı: İnsan nefreti değil, Bâtıldan uzaklaşma tercihidir.
O:
Ailesini küçümsediği için değil, Tevhidini koruyabilmek için ayrılmıştır. Bu
yüzden Kur’an, onun hicretini yalnızca coğrafî bir hareket olarak değil; iman
merkezli bir duruş olarak sunmaktadır.
“وَهَبْنَا
لَهُ — Ona bağışladık”
Ayette
“verdik” anlamındaki sıradan fiiller değil; özellikle “وهبنا” kullanılmıştır.
“Vehb /
hibe”: Karşılıksız lütuf, Hak edilmemiş bağış, Saf ihsan anlamlarını taşır.
Burada çok
önemli bir incelik vardır:
Hz.
İbrahim: Pazarlık yapmamış, “Ben terk ettim, karşılığında ver” dememiştir.
Fakat Allah ona, beklemediği bir yerden, beklemediği bir gelecek inşa etmiştir.
Bu nedenle
ayet: İlâhî karşılığın her zaman aynı şeyin geri verilmesi şeklinde olmadığını
öğretir.
Kaybedilen
neydi?
Hz.
İbrahim’in kaybettiği şey: Nesep bağı olan, Ama iman bağı olmayan bir çevredir.
Babası
vardı; fakat aynı hakikatte buluşamıyorlardı.
Toplumu
vardı; fakat aynı kıbleye yönelmiyorlardı.
Yakınları
vardı; ama aynı tevhide teslim olmuyorlardı.
Bu yüzden
onun ayrılığı, yalnızca fiziksel değil; ruhsal bir yalnızlıktı.
Verilen
neydi?
Allah ona:
İshak’ı, Yakub’u bağışladı.
Fakat
mesele yalnızca evlat sahibi olmak değildir.
Ayet hemen
ardından: “Her birini peygamber yaptık” buyurmaktadır.
Yani
verilen şey: Sadece nesep değil, İman bağıdır.
Sadece
aile değil, tevhid taşıyan bir nesildir.
Burada
Allah Hz. İbrahim’e: Soy, Risalet, Bereket, Tarih inşa eden bir gelecek
vermektedir.
Bu nedenle
Hz. İbrahim’in ailesi, biyolojik bir aile olmanın ötesine geçmiş; vahiy taşıyan
bir ümmete dönüşmüştür.
Ayetin
temel ilkesi:Bu ayet Kur’an’ın çok temel bir ilkesini öğretmektedir:
Allah,
kendi rızası için terk edilen şeyi, daha sahih bir karşılıkla değiştirir.
Fakat bu
karşılık:
Her zaman
hemen gelmeyebilir,
Aynı
biçimde dönmeyebilir,
İnsan
istediği şekilde gerçekleşmeyebilir.
Bazen: Bir
çevre gider, Ama hakikî dostluklar gelir.
Bazen: Bir
destek kaybedilir, Ama daha sahih bir yön açılır.
Bazen:
İnsan yalnız kalır, Ama Allah onu yeni bir inşa sürecine sokar. Hz. İbrahim
kıssası bunun en güçlü örneklerinden biridir.
İman
uğruna kopuş ne öğretir?
Kur’an’a
göre hakikat yolculuğunda bazen insan: Alışkanlıklardan, Çevreden, Yanlış
aidiyetlerden, Şirk üreten sistemlerden uzaklaşmak zorunda kalabilir.
Bu kopuş
ilk anda: Eksilme, Yalnızlık, Kaybetme gibi görünür.
Fakat ayet
şunu söylüyor: Hakikat uğruna yapılan fedakârlık, Allah katında bereketsiz
bırakılmaz.
Neden
özellikle İshak ve Yakub zikrediliyor?
Çünkü
Kur’an burada sadece şahısları değil; devam eden bir tevhid zincirini
göstermektedir.
Hz.
İbrahim’in tercihi:
Kendi
hayatıyla sınırlı kalmamış,
Sonraki
nesilleri de şekillendirmiştir.
Burada çok
önemli bir mesaj vardır:
Bir
insanın iman üzere verdiği karar, yalnız kendisini değil; gelecek kuşakları da
etkiler.
Bugün
yapılan bir tevhit tercihi, yarının çocuklarını ve toplumunu inşa edebilir.
Ayetin
günümüze mesajı:
Modern
dünyada insanlar çoğu zaman: Hakikati kaybetmemek için değil, Çevreyi
kaybetmemek için taviz vermektedir.
Kur’an ise
Hz. İbrahim üzerinden başka bir ölçü öğretir:
Hakikat
merkezde olmalıdır,
Aidiyetler
değil,
Kalabalıklar
değil,
Konfor
değil.
Çünkü
bazen insan: Bir çevreyi kaybetmeden kendini bulamaz, Bir yanlış aidiyetten
çıkmadan hakikate yürüyemez.
Hz.
İbrahim’in kıssası bize şunu öğretmektedir: İman uğruna yapılan bilinçli bir
ayrılık, nihayetinde daha derin bir yakınlığın kapısını açabilir. Çünkü Allah
için verilen hiçbir fedakârlık, O’nun katında karşılıksız kalmaz.
Meryem
50:
وَوَهَبْنَا
لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا ﴿٥٠-١٩﴾
19.50:
“Onlara rahmetimizden bağışlarda bulunduk ve kendileri için yüce bir doğruluk
dili var ettik.”
Bu ayet,
Hz. İbrahim’in fedakârlığının ve tevhid uğruna verdiği mücadelenin ilahî
karşılığını göstermektedir. Allah Teâlâ, yalnızca ona yeni bir soy
bağışlamamış; aynı zamanda onu ve neslini doğrulukla anılan, hayırla yâd edilen
örnek şahsiyetler hâline getirmiştir.
Ayette
geçen: لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا ifadesi oldukça derin anlamlar taşır.
“Lisân-ı
Sıdk” Ne Demektir?
“Lisân”
yalnızca dil demek değildir; aynı zamanda insanlar arasında oluşan söz, şöhret,
anılış ve toplumsal hafıza anlamlarına da gelir.
“Sıdk” ise
doğruluk, sadakat ve hakikate uygunluk demektir.
Buna göre
“lisân-ı sıdk”:
Doğrulukla
anılmak,
Güzel bir
nam bırakmak,
İnsanlar
arasında hayırla yâd edilmek,
Örnek bir
şahsiyet olarak nesiller boyunca anılmak anlamlarını taşır.
“عَلِيًّا”
kaydı ise bu övgünün sıradan değil; yüce, kalıcı ve etkili olduğunu
göstermektedir.
Nitekim
bugün:
Yahudiler,
Hristiyanlar,
Müslümanlar
Hz.
İbrahim’i hayırla anmakta; onu tevhidin öncüsü kabul etmektedirler.
Bu da
Kur’an’ın ifade ettiği “lisân-ı sıdk”ın tarih boyunca gerçekleşmiş bir
tecellisidir.
Hz.
İbrahim’in Duası ve Kabulü:
Şuarâ
Suresi 84. ayette Hz. İbrahim şöyle dua etmişti:
وَاجْعَلْ لٖى
لِسَانَ صِدْقٍ فِى الْاٰخِرٖي٢٦﴾
“Sonra
gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl.”
Meryem
Suresi 50. ayette ise bu duanın kabul edildiği görülmektedir:
“Onlar
için yüce bir doğruluk dili var ettik.”
Bu durum
bize önemli bir Kur’anî ilkeyi öğretir:
Allah
katında değerli olan şey; geçici alkış değil, hakikat uğruna verilen sadakat
mücadelesidir.
Neden
“Rahmetimizden” Deniliyor?
Ayette:
“Onlara rahmetimizden bağışladık” buyurulması da dikkat çekicidir.
Çünkü:
Nübüvvet, Salih evlat, Kalıcı etki, İnsanlar arasında hayırla anılmak bunların
tamamı ilahî rahmetin tecellileridir. Hiçbiri yalnızca insan çabasıyla elde
edilmez.
Kur’an
burada şunu öğretmektedir:
Hak uğruna
yalnız kalan kişi aslında kaybetmez. Allah onun etkisini zamanın ötesine taşır.
Mekke Dönemiyle
İlişkisi:
Hz.
İbrahim’in babasıyla olan mücadelesini anlatan bu ayetler, Mekke döneminin
oldukça zor yıllarında nazil olmuştur.
Resûlullah
ﷺ:
Yakınları
tarafından dışlanıyor,
Akrabalık
bağları koparılıyor,
Hakaretlere
uğruyor,
Öldürülme
planlarıyla karşı karşıya kalıyordu.
Kureyş
ileri gelenleri onun davetini susturmak için yoğun bir mücadele yürütüyordu.
İşte tam böyle bir ortamda Hz. İbrahim kıssasının anlatılması, Peygamberimize
büyük bir teselli vermektedir.
Mesaj
adeta şöyledir: “Ey Muhammed! Tebliğini yap, hakikati söyle, insanların
tepkisinden korkma. Yakınların seni terk etse bile, seni ve mesajını yüceltecek
olan Benim.”
Bugün de
hakikati savunan insanlar benzer yalnızlıklar yaşayabilirler. Fakat Kur’an’ın
verdiği güven şudur:
Hakikat
uğruna verilen hiçbir mücadele kaybolmaz.
İnsanların geçici reddi, Allah’ın kalıcı şahitliğinden
daha büyük değildir.
Meryem Suresi’nde Hz. İbrahim ile
babası Âzer arasında geçen bu diyalog, Kur’an’daki en çarpıcı tebliğ
sahnelerinden biridir. Çünkü burada yalnızca bir peygamberin müşrik bir topluma
çağrısı değil; bir evladın babasına karşı yürüttüğü son derece hassas, merhamet
merkezli ve sabır dolu bir mücadele anlatılmaktadır.
Bu pasaj
boyunca Hz. İbrahim’in:
tevhid
merkezli düşüncesi,
ahlâkî
olgunluğu,
psikolojik
direnci,
ilmî
yaklaşımı,
merhamet
dili,
vakar ve
tevazusu
adım adım
ortaya konulmuştur.
O,
babasının:
tehditlerine,
dışlayıcı
tavrına,
hakaret
içeren söylemlerine rağmen
üslubunu
bozmamış; her defasında “yâ ebetî / babacığım” hitabıyla konuşmaya devam
etmiştir. Böylece Kur’an, hakikati savunmanın kaba bir öfke değil; hikmet,
sabır ve ahlâk gerektirdiğini göstermiştir.
Bu
ayetlerde dikkat çeken önemli hususlardan biri de şudur:
Hz.
İbrahim’in mücadelesi yalnızca putlarla değildir. Asıl mücadele:
yanlış
düşünce biçimleriyle,
taklitçilikle,
hakikate
karşı oluşan psikolojik dirençle,
insanı
Allah’tan uzaklaştıran şeytanî yönelimlerle ilgilidir.
Bu nedenle
kıssa, sadece tarihsel bir anlatı olarak okunamaz. Çünkü Kur’an’ın anlattığı
putlar yalnızca taştan yapılmış nesneler değildir; insanı Allah’tan
uzaklaştıran her bağımlılık, her sahte otorite ve her kutsallaştırılmış yönelim
bir tür putlaşma tehlikesi taşımaktadır.
Hz.
İbrahim’in:
“Sizden ve
Allah’tan başka taptıklarınızdan uzaklaşıyorum”
sözü de
fiziksel bir kaçıştan çok; inançsal, zihinsel ve ahlâkî bir ayrışmayı ifade
etmektedir.
Bu pasaj
aynı zamanda şunu öğretmektedir:
Hidayet
zorla gerçekleşmez. Peygamberlerin görevi sonuç almak değil; hakikati en doğru
biçimde ulaştırmaktır.
Nitekim
Hz. İbrahim bütün samimiyetine rağmen babasının iman ettiğini görememiştir.
Fakat buna rağmen görevini eksiksiz yerine getirmiş, merhametini kaybetmemiş ve
Rabbine güvenmeye devam etmiştir.
Kur’an’ın
verdiği en büyük mesajlardan biri de burada ortaya çıkar:
Hakikat
yolunda bazen insan en yakınlarıyla ayrışabilir. Fakat Allah uğruna verilen
hiçbir terk ediş karşılıksız kalmaz.
Hz.
İbrahim ailesinden koparıldığında Allah ona:
İshak’ı,
Yakub’u,
nübüvvetle
devam eden bereketli bir nesli,
ve
kıyamete kadar sürecek bir “lisân-ı sıdk”ı ihsan etmiştir.
Bugün
milyonlarca insanın onu hayırla anması, onun duasının kabul edilmiş hâlidir.
Sonuç
olarak Meryem Suresi’nin bu bölümü bize:
tebliğin
ahlâkını,
aile içi
iletişimin hassasiyetini,
hakikat
uğruna bedel ödemeyi,
şirkten
zihinsel olarak ayrışmayı,
merhamet
ile kararlılığı birlikte taşımayı,
ve Allah’a
güvenerek yürümeyi öğretmektedir.
Hz. İbrahim’in kıssası geçmişte yaşanmış bir aile
tartışması değil; her çağda hakikat ile alışkanlık, tevhid ile şirk, vahiy ile
hevâ arasındaki mücadelenin canlı bir örneğidir.
Kaynakça
Kur’ân-ı
Kerîm
Tefsir
Kaynakları
Câmiʿu’l-Beyân
— Taberî
el-Câmiʿ
li-Ahkâmi’l-Kur’ân — Kurtubî
Mefâtîhu’l-Gayb
— Fahreddin er-Râzî
et-Tahrîr
ve’t-Tenvîr — Muhammed Tâhir b. Âşûr
Hak Dini
Kur’an Dili — Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
Lugat ve
Dil Kaynakları
Lisânü’l-Arab
— İbn Manzûr
Müfredât
fî Garîbi’l-Kur’ân — Râgıb el-İsfahânî
Mekâyîsü’l-Luğa
— İbn Fâris
Belâgat ve
Kur’an İlimleri
Delâilü’l-İ‘câz
— Abdülkâhir el-Cürcânî
el-İtkân
fî Ulûmi’l-Kur’ân — Celâleddîn es-Süyûtî
Yöntem
Bu
çalışmada:
Ayet
merkezli okuma,
Kur’an’ın
Kur’an ile tefsiri,
Siyak-sibak
bütünlüğü,
Kavram ve
kök analizi,
Arap dili
ve belâgat incelemeleri,
Tarihsel
bağlam,
Psikolojik
ve toplumsal okumalar
esas
alınmıştır..