HZ. İBRAHİM'İN
EN’AM SURESİ 74 – 84. AYETLER ARASI KAVMİ İLE OLAN MÜCADELESİ
En’âm
Suresi’nde yer alan Hz. İbrahim kıssası, Kur’an’ın anlatım teknikleri açısından
oldukça özgün bir yapı
arz eder. Kıssa, muhatabın sözlü cevaplarının
metinde yer almadığı, ancak durum ve psikolojilerinin Hz. İbrahim’in
ifadeleriyle (monolog) yansıtıldığı bir üsluba
sahiptir. Bu sessizlik, hakikatin karşısında muhatapların içine düştüğü
acziyeti ve Hz. İbrahim’in kullandığı tarizli
(iğneleyici) dilin gücünü ortaya koyar. Kur’an, muhatabın cevabını lafzen
nakletmeyerek, okuyucunun dikkatini putperest
mantığın tutarsızlığına ve tevhidin sarsılmaz mantığına yönlendirir.
Enam suresi 74-84 bağlamında Hz İbrahim'in kavmini daveti
delillendirme yöntemi, akli muhakeme gibi unsurlar
çerçevesinde incelenecektir.
Tevhid Mücadelesinin İlk Safhası: Putperest
Mantığın Eleştirisi
Enam Suresi.74
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ لِاَبٖيهِ اٰزَرَ اَتَتَّخِذُ اَصْنَامًا اٰلِهَةً اِنّٖى اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ ﴿٧٤-٦﴾؛
"Hani İbrahim, babası Âzer’e: 'Sen putları ilâh mı
ediniyorsun? Şüphesiz ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde
görüyorum' demişti."
Hz. İbrahim’in babası Âzer ile olan diyaloğu, tebliğ
sürecinde duygusal bağlardan ilkeli bir duruşa geçişin keskin bir örneğidir:
Kur’an’ın diğer pasajlarında (Meryem 19/42-45) Hz.
İbrahim’in babasına "Ya ebetî" (Babacığım) şeklinde
şefkat dolu
bir dille hitap ettiğini görmekteyiz. Ancak En’âm
Suresi’ndeki bu ayette üslup daha sert ve doğrudan bir mahiyet
kazanmıştır. Bu durum, uzun süren tebliğ
çabalarının sonuçsuz kaldığı, sözün tükendiği ve hakikatin tüm çıplaklığıyla,
hiçbir nezaket perdesine sığınılmadan ortaya
konulması gereken "nihai aşamayı" temsil eder.
"Putları ilah mı ediniyorsun?" sorusu,
putperestliğin en temel zaafı olan parçalanmış ilah anlayışına bir atıftır.
Eğer bu
nesnelerin (putların) hayra veya şerre gerçek bir
etkileri olsaydı, kudretin bölünmezliği gereği tek bir "güç" yeterli
olurdu. Putların çokluğu, aslında hiçbirinin mutlak
güce sahip olmadığının zımni bir itirafıdır. Enbiyâ Suresi 22. ayette
buyurulan, "Eğer göklerde ve yerde
Allah'tan başka tanrılar olsaydı, her ikisi de harap olurdu" ilkesi,
kozmik düzenin
ancak "tek bir irade" ile kaim
olabileceğini, aksi durumun kaosa yol açacağını vurgular
En’am
Suresi 75. Ayet
وَكَذٰلِكَ نُرٖى اِبْرٰهٖيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنٖينَ ﴿٧٥-٦﴾؛
" İşte böylece İbrahimʼe göklerdeki ve yerdeki
hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden
olsun."
Bu ayet, Hz. İbrahim kıssasının yalnızca
teolojik bir tartışma değil; aynı zamanda insanın hakikatle
ilişkisinin
nasıl kurulacağını öğreten pedagojik bir süreç olduğunu göstermektedir.
Melekût Kavramı:
“Melekût” kelimesi, Arapçada “mülk” kökünden
türemiştir. Kelimedeki “tâ” (ت) harfi mübalağa ve
kapsamlılık
anlamı taşır. Bu sebeple melekût; sadece görünen maddî âlemi değil, o âlemin
arkasındaki
mutlak
hükümranlığı, ilahî tasarrufu, kevnî düzeni ve eşyanın hakikatini ifade
eder. Başka bir ifadeyle
melekût,
varlığın yalnız dış yüzünü değil; onun hangi kudretle ayakta tutulduğunu, hangi
hikmetle
yönetildiğini
ve hangi gayeye hizmet ettiğini kavrama boyutudur.
Zemahşerî, Hz. İbrahim’e melekûtun gösterilmesini,
onun düşünme ve delillendirme yeteneğinin
güçlendirilmesi
olarak yorumlar. Elmalılı Hamdi Yazır ise bunu, Allah’ın rubûbiyet sırlarının
Hz. İbrahim’e
açılması
şeklinde açıklar.
Dolayısıyla Hz. İbrahim’e gösterilen şey,
yalnızca fiziksel evrenin işleyişi değildir. Asıl gösterilen;
bu
düzenin arkasındaki ilahî kudret, süreklilik ve mutlak hâkimiyettir.
Ayette
geçen نُرِي (gösteriyoruz/gösteriyorduk) fiilinin muzâri sigasıyla gelmesi son
derece dikkat
çekicidir.
Bu kullanım, gösterimin yalnızca geçmişte Hz. İbrahim’e mahsus bir olay
olmadığını; her
çağdaki
insan için devam eden bir hakikat olduğunu ima eder. Eğer maksat sadece
geçmişte
gerçekleşmiş
tarihî bir hadise olsaydı, fiilin mâzî kalıbıyla gelmesi beklenirdi. Ancak
muzâri sigası,
süreklilik
ve yenilenme anlamı taşır. Böylece ayet, bütün insanları yer ve gök üzerinde
tefekküre
çağırmaktadır.
Bu
yönüyle melekût, sadece peygamberlere açılan olağanüstü bir perde değil;
akleden, sorgulayan ve
varlığı
anlamaya çalışan herkes için okunabilir bir ilahî ayetler sistemidir.
İsimden
Kelimeye ; Hz. İbrahim kıssasının en özgün yönlerinden biri olup ,
yalnızca bir inanç değişimini
değil;
insanlık tarihinde büyük bir zihinsel dönüşümü temsil etmesidir.
Şaban Ali Düzgün’ün kavramsallaştırmasıyla
ifade edilecek olursa; Hz. Âdem’e “isimlerin”
öğretilmesi
(Bakara 2/31), varlıkları tanıma ve adlandırma evresini temsil ederken; Hz.
İbrahim’in
tecrübesi,
varlığı sembolik ve metafizik boyutuyla okuyabilen “kelimeler dünyasına” geçişi
temsil eder.
Bu
çerçevede:
İsim,
eşyanın dış yüzünü ifade eder.
Kelime
ise eşyanın arkasındaki anlamı, yasayı ve hakikati temsil eder.
Örneğin
güneş, fiziksel olarak bir gök cismidir; bu onun “isim” boyutudur. Ancak onu
bir ayet, bir düzen
göstergesi
ve ilahî kudretin işareti olarak okumak ise “kelime” boyutudur.
Hz.
İbrahim’in yıldız, ay ve güneş üzerinden yaptığı sorgulama da bu sebeple
astronomik bir merak değil;
sembolik
ve metafizik bir okuma biçimidir.
O,
insanı: yalnız görünenle yetinen yüzeysel bakıştan, görünenden
görünmeyene ulaşan tevhid bilincine
taşımaktadır. Bu
yüzden Hz. İbrahim, “isimler dünyasından kelimeler dünyasına geçişin” en büyük
temsilcilerinden
biri olarak görülebilir.
Kur’ân,
Hz. İbrahim’e daha önce “rüşd” verildiğini bildirir:
“Biz
daha önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik.” (Enbiyâ 21/51)
Buradaki
rüşd, sadece doğruyu yanlıştan ayırma yetisi değildir. Aynı zamanda olaylar,
sebepler ve
sonuçlar
arasındaki bağı kurabilen olgun,veriyi hikmete dönüştürebilen bir aklî
yetkinliği ifade eder.
İbrahimî
rüşd;
ham
bilgiyi işleyebilme,
varlığı
anlamlı bir bütün hâlinde okuyabilme,
kevnî
düzen ile ilahî hakikat arasındaki ilişkiyi kurabilme becerisidir.
Bu
sebeple Hz. İbrahim, sadece gözlem yapan biri değildir. O, gözlemi anlamla
buluşturan; veriyi
hakikate
dönüştüren bir bilinç inşa etmektedir.
Böylece
insan:
ezberleyen
bir varlık olmaktan,
hakikati
idrak eden bir özne olmaya yükselir.
Hz.
İbrahim’in Gök Cisimlerini Sorgulaması Ne Anlama Gelir?
Burada
önemli bir soru ortaya çıkar:
Hz.
İbrahim gök cisimlerini ilah nazarıyla mı sorgulamaktadır?
Hayır. Kur’ân’ın
bütünlüğü içinde düşünüldüğünde, peygamberlerin Allah hakkında şüpheye
düşmeleri
veya
hakikati bilmeyen bir arayış içinde olmaları söz konusu değildir. Onlar vahiy
öncesinde de hanif bir
fıtrat
üzere bulunurlar. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in yıldız, ay ve güneş üzerinden
yaptığı sorgulama, kişisel
bir
şüphe arayışı değil; kavmine yönelik peygamberane bir eğitim metodudur.
Toplumunun
ilahlık atfettiği
varlıkların: doğduğunu, değiştiğini, kaybolduğunu, batıp
yok olduğunu
göstererek,
mutlak ilahın değişmeyen ve yok olmayan olması gerektiğini öğretmektedir.
Bu
sebeple: “Ben batanları sevmem.” sözü, bir keşif cümlesinden çok; bir
tevhid öğretisi ve aklî
muhakeme
yöntemidir.
Ayetin sonunda Hz. İbrahim’in “mûkinîn”den
olması hedef olarak zikredilir. Yakîn; zanla değil,
delille
temellenmiş sarsılmaz bilgi demektir. Bu noktada Kur’ân’ın istediği şey
yalnızca “bakmak” değil;
tefekkür
ederek “görmektir.”
Nitekim
Kur’ân şöyle buyurur:
“Deveye
bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır?” (Ğâşiye 88/17)
“Görmüyor
musun ki Allah gökten su indirdi…” (Fâtır 35/27)
Kur’ân’ın
çağrısı, maddî veride takılı kalmak değil; verinin arkasındaki hikmeti
okuyabilmektir.
Bu
sebeple melekûtu okumak:
yalnızca
dağların yapısını incelemek değil,
onların
arkasındaki hikmeti sezmektir;
yalnızca
canlıları sınıflandırmak değil,
onların
ilahî sanatın ayetleri olduğunu kavramaktır.
Hz.
İbrahim’in yaptığı tam olarak budur. O, görünen âlemden görünmeyen hakikate
ulaşmanın yöntemini
öğretmektedir.
Bu
yönüyle İbrahimî tebliğ, insanı: taklitten tahkike, yüzeysel bilgiden
yakîne, isimden
hakikate, maddeden
manaya taşıyan büyük bir bilinç devrimidir.
En‘âm Suresi 76
فَلَمَّا
جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَاٰ كَوْكَبًا قَالَ هٰذَا رَبّٖى فَلَمَّا اَفَلَ قَالَ
لَا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ
6.76:
“Üzerini gece karanlığı kaplayınca bir yıldız gördü ve: ‘Bu benim Rabbim!’
dedi. Yıldız batınca da: ‘Ben batanları sevmem’ dedi.”
Hz. İbrahim’in yıldız, ay ve güneş üzerinden
yürüttüğü muhakeme, şahsî bir hakikat arayışından
çok; kavminin
bâtıl inançlarını kendi kabulleri üzerinden çürüten pedagojik bir tebliğ
yöntemidir. Bu
süreç,
bir şüphe yolculuğu değil; hakikati muhatabın zihninde görünür hâle
getiren bilinçli bir aklî
manevradır.
Ayetin başındaki “فَـ” (fe) atıf harfi, bu olayların
En‘âm 75. ayette zikredilen “melekûtun
gösterilmesi”
ve “yakîne ulaşma” sürecinden sonra gerçekleştiğine işaret eder. Bu bağlam
son derece
önemlidir.
Çünkü Kur’ân’ın daha önce:
Hz.
İbrahim’e “rüşd” verildiğini bildirmesi (Enbiyâ 21/51),
onun
hanif bir çizgide bulunduğunu vurgulaması,
melekût
üzerinde yakîn sahibi kılındığını açıklaması
dikkate
alındığında; onun bir anlığına bile olsa yıldızları gerçek anlamda ilah kabul
ettiği düşüncesi,
Kur’ân’ın
bütüncül anlatımıyla bağdaşmamaktadır.
Nitekim
En‘âm 83. ayette:
“Bunlar,
kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimizdir.”
buyurularak,
Hz. İbrahim’in yürüttüğü bu sürecin kişisel bir arayış değil; kavmine yönelik
ilahî bir
delillendirme
yöntemi olduğu açıkça ortaya konulmaktadır.
Hz.
İbrahim’in yıldızı görünce söylediği: “هٰذَا رَبِّي” “Bu benim
Rabbimdir.” ifadesi, zahirî anlamıyla bir kabul
cümlesi
gibi görünse de, bağlam dikkate alındığında bunun bir “tarîz” sanatı olduğu
anlaşılmaktadır.
Tarîz;
doğrudan söylemek yerine, muhatabın iddiasını geçici olarak kabul etmiş
görünerek onu kendi
içinde
çürütme yöntemidir. Burada Hz. İbrahim, kavminin ilahlık anlayışını onların
mantığı üzerinden
sorgulamaktadır. Bu
sebeple ifade:
“Sizin
Rab dediğiniz şey bu mu?”
“Geçici
ve kaybolan bir şey ilah olabilir mi?” anlamını içeren dolaylı bir
eleştiri niteliği taşımaktadır.
Bu
yöntem, muhatabı doğrudan suçlamak yerine; onu kendi düşüncesiyle yüzleştiren
güçlü bir pedagojik
üsluptur.
Hz.
İbrahim’in: “لَا أُحِبُّ الْآفِلِينَ” “Ben batanları
sevmem.” sözü, yalnızca estetik veya duygusal bir beğenisizlik
ifadesi
değildir. Burada “sevmeme”, ilahlık ve kulluk ilişkisine dair temel bir ilkeyi
ortaya koymaktadır.
Çünkü
sevgi, ibadetin merkezî unsurlarından biridir. İnsan, mutlak bağlılık duyduğu
ve yüceltip teslim
olduğu
şeye kulluk eder.
Ancak: kaybolan, değişen, yok
olan, süreksiz bulunan bir varlık, mutlak sevgi ve kulluğun merkezi
olamaz. Bu
noktada Hz. İbrahim’in yaptığı şey, “hâdis” ile “kadîm” arasındaki farkı
göstermektir.
Ufûl
(Batış) Ne Anlama Gelir?
Ayette
geçen “ufûl” (أفول), yalnızca fiziksel batışı
değil; kaybolmayı, görünmez hâle
gelmeyi, değişkenliği, süreksizliği, sonradan
meydana gelmiş olmayı da ifade eder.
Oysa
gerçek ilah: sürekli var olan, değişmeyen, yok
olmayan, mutlak kudret sahibi olmalıdır.
Dolayısıyla
Hz. İbrahim’in “Ben batanları sevmem” sözü:
“Faniliğe
mahkûm olan bir varlık, kulluğa ve mutlak itaate layık
değildir.” hakikatinin veciz bir ifadesidir.
Hz. İbrahim’in yıldız üzerinden başlattığı
bu sorgulama, insan zihnini görünen nesneden
görünmeyen
hakikate taşımaktadır. Burada amaç:
yıldızın
fiziksel yapısını tartışmak değil,
onun
ilah olamayacağını göstermek;
oradan
da değişmeyen mutlak hakikate ulaşmaktır.
Bu
yönüyle Hz. İbrahim’in yöntemi: doğrudan çatışmacı
değil, düşündürücü; ezber bozucu; zihni
hareketlendiren
bir tebliğ metodudur.
O,
kavmine sadece “yanlışsınız” dememekte; onları, kendi kabullerinin iç
tutarsızlığıyla yüzleştirmektedir.
En‘âm Suresi 77
فَلَمَّا
رَاَ الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هٰذَا رَبّٖى فَلَمَّا اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنٖى
رَبّٖى لَاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالّٖينَ
6.77:
“Ay’ı doğarken görünce, ‘İşte Rabbim!’ dedi. Ay da batınca, ‘Rabbim bana
hidayet vermeseydi
mutlaka
sapıklığa düşen topluluklardan olurdum’ dedi.”
Bu ayet, yıldız örneğiyle başlayan tevhidî
muhakemenin ikinci aşamasını oluşturmaktadır. Hz.
İbrahim
burada da kavminin ilahlık anlayışını, onların kabul ettiği semboller üzerinden
sorgulamaya
devam
etmektedir.
Ayetin
başındaki: “هٰذَا رَبِّي” “İşte Rabbim!” ifadesi, önceki ayette
olduğu gibi hakikî bir benimseme değil;
muhatabın
düşüncesini kendi iç mantığıyla çökertmeye yönelik tarizli bir söylemdir. Hz.
İbrahim,
toplumunun
kutsallaştırdığı gök cisimlerini geçici olarak kabul etmiş görünerek, onların
ilahlık
iddiasındaki
tutarsızlığı ortaya koymaktadır.
Bu
sebeple sözün asıl manası: “Geçici olan, kaybolan ve değişen bir şey
gerçekten Rab olabilir mi?”
şeklindeki
örtülü bir sorgulamadır.
Ayette
ay için kullanılan: “بَازِغًا” (doğup yükselen/parlayan) ifadesi
de anlam bakımından dikkat çekicidir.
Ayın
doğuşu, ilk bakışta ihtişam ve cazibe hissi uyandırmaktadır. Bu durum, insanın
parlak ve etkileyici
olanı
kolayca mutlaklaştırma eğilimine işaret eder.
Hz.
İbrahim ise, yalnızca görünen ihtişama bakmamakta; varlığın akıbetine ve
mahiyetine dikkat
çekmektedir.
Çünkü bir varlığın:
parlak
olması,
büyük
görünmesi,
hayranlık
uyandırması
onun
ilah olmasını gerektirmez.
Önemli
olan, onun: sürekli olup olmadığı, değişime mahkûm bulunup
bulunmadığı, mutlak kudret sahibi
olup
olmadığıdır.
Ayın da
sonunda batması, onun da tıpkı yıldız gibi sonlu ve bağımlı bir varlık olduğunu
göstermektedir.
Hz.
İbrahim’in: “Rabbim bana hidayet vermeseydi mutlaka sapıklardan
olurdum.” sözü, son derece
önemli
bir hakikati ortaya koymaktadır.
Bu
ifade, bir taraftan kavminin yolunu benimsemediğini açıkça gösterirken; diğer
taraftan gerçek
hidayetin
yalnızca Allah’tan olduğunu ilan etmektedir.
Yani
Hz. İbrahim burada:
“Ben
hakikati kendi başıma buldum.” dememekte; aksine: “Hakikate ulaşmam,
Rabbimin hidayeti
sayesinde
mümkün oldu.” hakikatini dile getirmektedir.
Bu
yönüyle ayet, tevhid kadar hidayet bilincini de öğretmektedir. İnsan aklı
delilleri görebilir; ancak
hakikate
yönelme başarısı, nihayetinde Allah’ın lütfu ve hidayetiyle mümkün olur.
Ayetteki:
“لَأَكُونَنَّ
مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ” “Mutlaka sapıklığa düşen topluluklardan
olurdum.”
ifadesi
de dikkat çekicidir.
Hz.
İbrahim, dalâleti yalnızca bireysel bir yanlışlık olarak değil; toplumsal bir
zihniyet problemi olarak ele
almaktadır.
Çünkü şirk çoğu zaman ferdî bir düşünceden ziyade:
kültürel,
geleneksel,
sosyal
olarak üretilen
bir
sapma biçimidir.
Bu
sebeple ayette “dalâlete düşerdim” yerine: “sapık topluluklardan
olurdum” ifadesinin kullanılması
anlamlıdır.
Böylece Kur’ân, insanın içinde yaşadığı toplumun düşünce kalıplarından bağımsız
olmadığını
da
göstermektedir.
“İşte
Rabbim!” ifadesindeki üslup aynı zamanda ince bir istihza taşımaktadır. Bu,
küçümseyici bir alaydan
çok;
muhatabı kendi çelişkisiyle yüzleştiren sarsıcı bir anlatım biçimidir.
Buna şu
örnek verilebilir:
Aciz,
yetersiz ve yönetme kabiliyeti olmayan birini önder edinmiş bir topluluğa:
“Demek
sizin büyük lideriniz bu!” denilmesi nasıl örtülü bir eleştiri taşıyorsa;
Hz. İbrahim’in sözü de aynı
şekilde
kavminin ilahlık anlayışını hedef almaktadır.
Böylece
Hz. İbrahim:
doğrudan
saldıran değil, düşündüren, zihni içeriden çözen, muhatabı kendi
mantığıyla yüzleştiren
bir
peygamberane metod ortaya koymaktadır.
En’âm Suresi 78. Ayet
فَلَمَّا
رَاَ الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هٰذَا رَبّٖى هٰذَا اَكْبَرُ فَلَمَّا اَفَلَتْ قَالَ
يَا قَوْمِ اِنّٖى بَرٖیءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ
“Güneşi
doğarken görünce de, ‘İşte Rabbim! Bu daha büyük!’ dedi. O da batınca, ‘Ey
kavmim! Ben sizin
ortak
koştuklarınızdan uzağım’ dedi.”
Güneş, gök cisimleri arasında en büyük, en
parlak ve en heybetli olanıdır. Buna rağmen onun da
batması,
ilâhlık iddiasını kesin biçimde geçersiz kılmaktadır. Çünkü değişen, kaybolan
ve bir düzenin
parçası
olarak hareket eden hiçbir varlık mutlak ilah olamaz.
Hz. İbrahim’in yalnızca güneşi
zikretmeyip yıldız ve ayı da aşamalı biçimde gündeme getirmesi,
son
derece bilinçli bir tebliğ yöntemidir. Bir meseleyi en küçük örnekten
başlayarak kademe kademe inşa
etmek,
muhatabın zihnini hazırlayan pedagojik bir etki oluşturur. Böylece ilâhlık
iddiası, farklı
seviyelerde
tek tek çürütülmüş olmaktadır.
Bu yöntem, muhatabı doğrudan suçlamak
yerine, onu kendi kabul ettiği öncüller üzerinden
düşünmeye
sevk eden aklî bir muhakeme metodudur. Hz. İbrahim, kavminin kutsallaştırdığı
varlıkları
bizzat
onların mantığı içinde değerlendirerek, sonuçta hepsinin “âfil” yani batıp
kaybolan varlıklar
olduğunu
göstermektedir.
Arapçada
“güneş” (الشمس) kelimesi müennes olduğu hâlde, ayette “هٰذِهِ” yerine müzekker
sigası olan “هٰذَا”
zamirinin
kullanılması dikkat çekicidir.
Müfessirler
bu konuda farklı açıklamalar yapmıştır:
Fahreddin
Râzî’ye göre burada rubûbiyet makamıyla ilgili bir ifade bulunduğundan, edeben
müennes
siganın
kullanılmaması tercih edilmiştir.
Diğer
bir görüşe göre ise zamir doğrudan güneşe değil, onun temsil ettiği “ilah
tasavvuruna” veya kavmin
taptığı
puta işaret etmektedir. Bu sebeple zamir müzekker gelmiştir.
76–78. ayetler boyunca Hz. İbrahim,
görünenden görünmeyene ulaşmayı hedefleyen aklî bir
muhakeme yöntemi
kullanmaktadır. Bu süreç, şahsî bir iman arayışından ziyade; ulûhiyet ve tevhid
hakikatini muhatabın
zihnine yerleştirmeye yönelik bilinçli bir tebliğ metodudur. Kullanılan
dil yer yer
tariz,
temsil ve pedagojik ironi taşır. Muhataplara dolaylı biçimde şu
mesaj verilmektedir:
“Aklınızı
kullanın; batıp kaybolan, değişen ve başkasına muhtaç olan varlıklardan rab
olmaz.”
Böylece
Hz. İbrahim, insanları kör taklitten çıkarıp tefekküre, sorgulamaya ve tahkikî
imana
yönlendirmektedir.
En’âm Suresi 79. Ayet
اِنّٖى وَجَّهْتُ
وَجْهِىَ لِلَّذٖى فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَنٖيفًا وَمَا اَنَا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ
“Ben,
hanîf olarak yüzümü gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim. Ben müşriklerden
değilim.”
Bu ayet, Hz. İbrahim’in yıldız, ay ve güneş
üzerinden yürüttüğü aklî muhakemenin nihai sonucunu
ilan etmektedir.
Geçici ve sonradan var olan hiçbir varlığın ilah olamayacağını ortaya koyduktan
sonra,
yönelişin
yalnızca gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’a yapılması gerektiğini açıkça
beyan etmektedir.
Ayette yönelme fiili kullanılmasına rağmen, normalde
beklenen “إلى” harf-i cerri yerine “لِ” harfinin
tercih edilmesi
dikkat çekicidir. Bunun sebebi, Allah Teâlâ’nın mekândan münezzeh
oluşudur.
Çünkü
Allah’a yönelmek, fiziksel ve mekânsal bir yöneliş değil; itaat,
kulluk, teslimiyet ve aidiyet
yönelişidir.
Bu sebeple ayette, yönelişin mahiyetini daha uygun biçimde ifade eden “لِ”
kullanılmıştır.
Ayette geçen “وَجْه” (vech) kelimesi sözlükte “yüz”
anlamına gelir. Ancak burada yüzün
zikredilmesiyle bütün
benlik kastedilmiştir.
Yani: “Yüzümü
çevirdim” ifadesi, tüm benliğimle yöneldim” anlamını taşır.
Bu
kullanım, parçanın zikredilip bütünün kastedildiği güçlü bir belagat örneğidir.
Böylece yönelişin sadece
zihinsel
bir kabul değil; irade, bilinç ve varoluşsal bir teslimiyet olduğu
vurgulanmaktadır.
Ayette
doğrudan “Allah’a yöneldim” denilmeyip:
لِلَّذٖى
فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ “Gökleri ve yeri yoktan var edene
yöneldim” ifadesinin tercih edilmesi de dikkat
çekicidir.
Burada Allah Teâlâ, doğrudan isimle değil; yaratma sıfatıyla tanıtılmıştır. Bu,
belagatte
“sıfattan
kinaye” olarak değerlendirilebilir.
Böylece
muhatap, yalnızca bir isim üzerinde değil; göklerin ve yerin yaratılışı
üzerinde düşünmeye sevk
edilmektedir.
Önceki ayetlerde yıldız, ay ve güneş gibi tek tek varlıklar üzerinden yürütülen
sorgulama,
burada
evrenin tamamına teşmil edilmekte; parçadan bütüne geçilerek mutlak yaratıcı
fikrine
ulaştırılmaktadır.
Ayetin
sonunda yer alan:
وَمَا اَنَا
مِنَ الْمُشْرِكٖينَ “Ben müşriklerden değilim” ifadesi, Hz.
İbrahim’in tevhid çizgisindeki kesin tavrını ortaya
koymaktadır. Böylece
önceki ayetlerde kullanılan temsili ve sorgulayıcı üslubun, hakikatte bir
arayış
değil;
bilinçli bir tebliğ yöntemi olduğu netleşmektedir.
“Hanîf”
oluşu ise, bâtıla yönelen bütün eğilimlerden yüz çevirip, fıtrata uygun olan
saf tevhide yönelmeyi
ifade
eder. Hz. İbrahim burada yalnızca bireysel bir iman beyanında bulunmamakta;
aynı zamanda şirk
düzenine
karşı açık bir tevhid manifestosu ilan etmektedir.
En’âm Suresi 80. Ayet
وَحَاجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ اَتُحَاجُّونّٖى فِى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰینِ وَلَا اَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهٖ اِلَّا اَنْ يَشَاءَ رَبّٖى شَيْپًا وَسِعَ رَبّٖى كُلَّ شَیْءٍ عِلْمًا اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ ﴿٨٠-٦﴾
6.80: Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: 'Beni
doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle
tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin Oʼna ortak
koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir
şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi
kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?'
Hz.
İbrahim'in susturucu delilleri (hüccet) karşısında aciz kalan kavmi, mantıki
bir zemin bulamayınca "korkutma" ve
"polemik"
yöntemine başvurmuştur.
وَحَاجَّهُ
قَوْمُهُ... “Kavmi onunla tartışmaya girişti…”
Ayette
kavmin hangi delilleri ileri sürdüğü açıkça zikredilmez. Ancak kullanılan "hâcce" حٓاج fiili,
tarafların kendi
delillerini ileri sürerek bir yarışa girmesini
ifade eder. Bu kelimedeki "med" (uzatma) işareti, kavminin bu
tartışmayı
ne denli uzattığını ve hidayete karşı gösterdikleri
direncin şiddetini sessizce resmeder.
Hz. İbrahim’in yıldız, ay ve güneş üzerinden ortaya
koyduğu aklî deliller karşısında çıkmaza giren kavmin ileri
gelenleri,
bu defa onu ilahlarının gazabıyla korkutmaya yönelmiş görünmektedir.
Tartışmanın mahiyeti burada ayrıntılı
verilmez;
çünkü peygamberlere yönelik benzer tehditlerin içeriği başka surelerde
açıklanmıştır.
Hûd
11/54’te: “Seni ilahlarımızdan biri çarpmış olmalı.”
Sâd
38/5’te ise: “Bütün ilahları tek bir ilah mı yaptı?” şeklindeki ifadeler,
kavmin zihinsel ve psikolojik savunma
biçimini
ortaya koymaktadır.
أَتُحَاجُّونّٖى فِى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰینِ “Allah bana hidayet etmişken,
O’nun hakkında benimle tartışıyor musunuz?”
Buradaki
soru, bilgi edinmek amacıyla değil; inkâr, reddetme ve kınama amacıyla
sorulmuştur. Belagatte buna
“istifham-ı
inkârî” denir.
Hz.
İbrahim, hakikati Allah’ın hidayetiyle kavradıktan sonra, bâtıl inanç
sahiplerinin Allah hakkında delil getirmeye
kalkışmasını
anlamsız görmektedir. Çünkü tartışılan mesele, sadece teorik bir fikir ayrılığı
değil; hakikat açıkça ortaya
çıktıktan
sonra ona direnme problemidir.
“Ancak
Rabbim Dilerse” Kaydı
إِلَّا أَنْ يَشَاءَ رَبّٖى “Ancak Rabbimin dilemesi müstesna…”
Hz.
İbrahim burada, kavminin putlardan kaynaklandığını düşündüğü korku anlayışını
reddetmektedir. Yani:
“Sizin putlarınızın
bana bağımsız şekilde zarar verme gücü yoktur. Her şey ancak Rabbimin
dilemesiyle gerçekleşir.”
Böylece
fayda ve zararın yalnızca Allah’ın iradesine bağlı olduğu vurgulanmaktadır.
Putların ise ne müstakil bir kudreti
ne
de gerçek bir tasarruf yetkisi vardır.Yani o şirk koştuğunuz şeylere Rabbim
hayat verir de zarar veya fayda verme
gücüne
sahip olurlarsa ancak böyle bir durumda korkmam söz konusu olabilir. Yoksa
putlarınızın fayda veya zarar
vermesi
imkansızdır. Bu durum ,putperestlerin "başına kötü bir iş gelirse bunu
ilahlarımıza bağlarız" şeklindeki
mantığını
kökten çürüten bir tevhid vurgusudur.
Bu ifade
aynı zamanda, hakikati yakînen bilen bir müminin tehditler karşısındaki
teslimiyet ve özgüvenini de yansıtır.
Hidayetin
hakikatini tadan bir kimseyi, bâtıl otoritelerin korkutmaları kolayca sarsamaz.
وَسِعَ رَبّٖى كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا “Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır.”
Hz.
İbrahim burada, meydana gelen hiçbir olayın Allah’ın ilmi ve hikmeti dışında
olmadığını vurgulamaktadır. Başa
gelen
fayda veya zarar, putların gizli gücünden değil; Allah’ın ilmi, iradesi ve
takdiri çerçevesinde gerçekleşmektedir.
Bu ifade,
korkunun merkezini de değiştirmektedir: İnsan, mahlûktan değil; her şeyi
kuşatan ilahî kudret karşısında
bilinçli
ve sorumlu olmalıdır.
İbrahim
(as), muhataplarını her safhada "Hâlâ düşünüp öğüt almayacak
mısınız?" diyerek akıllarını harekete
geçirmeye
zorlar. Bu tebliğ metodu, inancın bir dayatma değil; sorgulama ve
mantıksal gelişim üzerine kurulu olması
gerektiğini
öğretmektedir.
En’âm Suresi 81. Ayet
وَكَيْفَ اَخَافُ مَا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهٖ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا فَاَیُّ الْفَرٖيقَيْنِ اَحَقُّ بِالْاَمْنِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
'Allahʼın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği
şeyleri Oʼna ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben
sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım?
Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha
lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin.'
Hz. İbrahim bu ayette, muhataplarını doğrudan
suçlamak yerine karşılaştırmalı bir muhakeme yöntemi
kullanmaktadır.
Temel soru şudur:
“Delilsiz
şekilde Allah’a ortak koşanlar mı güvene daha layıktır; yoksa yalnızca Allah’a
kulluk edenler mi?”
Bu
yöntemle Hz. İbrahim, tevhidin yalnızca metafizik bir inanç değil; aynı zamanda
insanın iç huzurunu ve varoluş
güvenini
inşa eden temel hakikat olduğunu ortaya koymaktadır.
Emn – İman
İlişkisi: “أمن” (emn) kökü; güven, emniyet ve korkudan uzak olma anlamlarını
taşır. Aynı kökten gelen
“iman”
ise, insanın hakikate güvenerek teslim olmasıdır. Bu yönüyle iman ile güven
arasında derin bir ilişki
bulunmaktadır.
Hakikate
dayanan bilgi, insanda güven doğurur; cehalet ve zan ise korku üretir. Çünkü
insan, mahiyetini bilmediği
şeylerden
korkmaya meyillidir. Putperest toplumların korku kültürü üretmesi de büyük
ölçüde bu bilgisizlikten
kaynaklanmaktadır.
Nitekim
Hz. Peygamber’in: “Mümin, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”
hadisi, imanın yalnızca
zihinsel
bir kabul değil; güven üreten ahlâkî bir karakter inşası olduğunu
göstermektedir.
Nefsini
Tezkiye Etmemesi
Hz.
İbrahim burada dikkat çekici bir üslup kullanmaktadır. Şöyle dememektedir:
“Ben daha
güven içindeyim.”
Bunun
yerine: İki topluluktan hangisi güvene daha layıktır?” şeklinde konuşmaktadır.
Bu ifade
tarzı, onun nefsini övme ve kendisini merkeze yerleştirme tavrından uzak
durduğunu gösterir. Böylece
tartışmayı
şahıslar üzerinden değil; ilke ve hakikat üzerinden yürütmektedir. Bu da
peygamberî tebliğ üslubunun
önemli
özelliklerinden biridir.
Hz.
İbrahim’in ortaya koyduğu mantık şudur:
Allah’ın
birliğine dayanan bir hayat anlayışı, insana ontolojik güven verir.
Şirk ise
insanı sürekli korku, belirsizlik ve bağımlılık içinde bırakır.
Çünkü
birden fazla güç odağına bağlanan insan, her an farklı otoritelerin tehdidi
altında yaşar. Tevhid ise korkuyu
dağıtır;
insanı yalnızca Allah’a bağlayarak özgürleştirir.
Bu ayetin
mesajı yalnızca tarihsel bir putperestlik eleştirisi değildir. Tevhid, aynı
zamanda ahlâkî ve toplumsal bir
duruşu
da zorunlu kılar.
Kur’an,
pasif bir iyilik anlayışını yeterli görmez.
Hz. İbrahim’in "Eğer biliyorsanız
söyleyin" (En’âm 81) çağrısı, hakikati bilmenin ötesinde, onu
kamusal alanda ikrar
etme ve yaşatma sorumluluğuna bir atıftır. Bu
bağlamda "güven" (emniyet), sadece bireyin iç dünyasında sakladığı
bir inanç değil, toplumsal zeminde cesaretle tesis
edilmesi gereken hukuki ve ahlaki bir duruştur.
Günümüzde ahlaki normların aşınması ve "Lut
kavmi" benzeri meydan okumaların kamusal alanda yer bulması
karşısında sergilenen kayıtsızlık, bireysel
dindarlığı bir kalkan olarak kullanma yanlışına düşmektedir. Nefis putları,
sadece kişisel arzular değil, aynı zamanda insani
hakların gasbı, şiddet ve terör gibi katliamlar karşısında geliştirilen
"konforlu sessizliktir." Somut
yaptırımlar ve toplumsal duyarlılıklar geliştirilmedikçe, teolojik bir
"güven" ortamından
bahsetmek sosyolojik olarak imkansızdır.
Toplumsal emniyetin en büyük teminatı adalet
mekanizmasıdır. Eğer mahkemelerde hakkaniyet zedeleniyor, liyakat ve
değerler "post ve rüşvet" uğruna feda
ediliyorsa, orada Hz. İbrahim’in bahsettiği "emin olma" halinden söz
edilemez.
Haksız yargılamaların yapıldığı ve gerçek
mücrimlerin (suçluların) özgürce dolaştığı bir düzende, bireylerin vicdanı
yaralı, imanı ise "zulüm" ile kuşatılmış
haldedir. Bu düzenin değişmesi, ancak "zulmü imana bulaştırmayan" ve
adaleti
ayakta tutan bir iradenin (Nisâ 135) sesiyle
mümkündür.
Adaletin
işletilemediği, hak ihlallerinin konuşulamadığı ve insanların korku sebebiyle
susmak zorunda bırakıldığı
toplumlarda
gerçek anlamda “emn” yani güven ortamı oluşmaz.
Bu yönüyle
tevhid: yalnızca Allah’ın birliğine inanmak değil, aynı zamanda hakikatin,
adaletin ve ahlâkın yanında
durabilme
cesaretidir.
En’âm Suresi 82. Ayet
الَّذٖينَ اٰمَنُوا
وَلَمْ يَلْبِسُوا اٖيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُولٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ
“İman edip
de imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru
yolu bulmuş olanlar da
onlardır.”
Bu ayette,
gerçek güven ve hidayetin hangi temeller üzerine kurulduğu açıklanmaktadır.
Ayet, emniyetin iki temel
vasfını
zikreder:
İman
etmek,
İmana
zulüm bulaştırmamak.
Burada
geçen “zulüm” kelimesi, bağlam gereği şirk anlamındadır.
Nitekim
Lokmân Suresi 13. ayette: “Şirk gerçekten büyük bir zulümdür.” buyurularak bu
anlam açıkça ortaya
konmuştur.
Ayetin
verdiği temel mesaj şudur: Gerçek güven, yalnızca Allah’a dayanan sahih bir
imanla mümkündür. Çünkü
insanın
kalbi, farklı güç odaklarına bölündükçe korku, kaygı ve bağımlılık üretir;
tevhid ise kalbi toparlar ve insana
ontolojik
bir emniyet kazandırır.
Bu sebeple
ayette: لَهُمُ الْاَمْنُ “Güven onlarındır” buyrularak, hakiki emniyetin
yalnızca tevhid ehline ait olduğu
vurgulanmaktadır.
“İmana
Zulüm Bulaştırmamak” Ne Demektir?
“İmana
zulüm bulaştırmak”, Allah’a ait olan yetki ve tasarrufları başka varlıklara
paylaştırmak; kul ile Allah arasına
bağımsız
güç odakları yerleştirmektir.
Bu durum
farklı şekillerde ortaya çıkabilir:
Şefaat
yetkisini mutlak biçimde insanlara nispet etmek,
Yardım ve
mededi Allah’tan bağımsız şekilde birtakım şahıs veya mekânlardan beklemek,
Sebepleri
mutlak güç sahibi görmek,
Dinin asli
ölçüsünü gölgeleyerek beşerî otoriteleri sorgulanamaz hâle getirmek,
Allah’ın
hükmünün önüne başka belirleyici merciler koymak.
Kur’an’ın
temel amacı, insanın zihnini ve kalbini bu tür bağımlılıklardan arındırarak
doğrudan Allah’a yöneltmektir.
Ayetin
mesajı yalnızca teorik bir inanç alanıyla sınırlı değildir. Tevhid bilinci,
insanın hayatındaki bütün sorumluluk
alanlarına
yansımalıdır.
İnsan:
adliyede
adaletli,
okulda
ehil,
ticarette
dürüst,
görevinde
güvenilir olmak zorundadır.
Çünkü
iman, sadece dilde kalan bir aidiyet değil; hayatın bütün alanlarında
sorumluluk bilinci üreten bir hakikattir.
Her
bireyin ehil olduğu yerde bulunması, işini hakkıyla yapması ve emanete riayet
etmesi toplumsal emniyetin
temelidir.
Buna karşılık bilgisizlik, liyakatsizlik ve sorumluluk ihlali toplumda
güvensizlik üretir.
Bu yönüyle
ayetteki “emn” kavramı yalnızca bireysel iç huzuru değil; aynı zamanda adalet,
ehliyet ve güven üzerine
kurulu
toplumsal düzeni de kapsamaktadır.
Gerçek
hidayet ve güven, imanı tüm bu dünyevi ve manevi karanlıklardan (zulümden)
ayıklayıp sadece "Fâtır" olan
Allah'a
yöneltmekle mümkündür.
En’âm Suresi 83. Ayet
وَتِلْكَ
حُجَّتُنَا اٰتَيْنَاهَا اِبْرٰهٖيمَ عَلٰى قَوْمِهٖ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ
اِنَّ رَبَّكَ حَكٖيمٌ عَلٖيمٌ
“İşte
bunlar, kavmine karşı İbrahimʼe verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz
kimselerin derecelerini yükseltiriz.
Şüphesiz
Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.”
Ayette
geçen: تِلْكَ (“işte bunlar”) ifadesi, önceki ayetlerde zikredilen bütün aklî
muhakemeleri, delilleri ve tevhid
eksenli
sorgulamaları kapsamaktadır. Yani yıldız, ay ve güneş üzerinden yürütülen
muhakeme; Hz. İbrahim’in şahsî
bir
arayışı değil, Allah’ın ona kavmine karşı verdiği bilinçli deliller olarak
sunulmaktadır.
Ayette
geçen: حُجَّتُنَا “Bizim delillerimiz” ifadesindeki “hüccet”, gözlem, akıl
yürütme ve sağlam muhakeme sonucu
ulaşılan
kesin delil anlamına gelir.
Bu
kelimenin: عَلٰى قَوْمِهٖ “Kavmine karşı” şeklinde “على” harf-i cerriyle
kullanılması da dikkat çekicidir. Buradaki kullanım,
Hz.
İbrahim’e verilen delillerin yalnızca düşünsel öneriler değil; hasmını
susturacak derecede güçlü, kuşatıcı ve üstün
deliller
olduğunu ifade etmektedir.
Böylece
Kur’an, tevhid mücadelesinin kör bir taassupla değil; akıl, delil ve hikmet
temelli yürütüldüğünü
göstermektedir.
Derecelerin
Yükseltilmesi نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ “Biz dilediğimiz kimselerin
derecelerini yükseltiriz.”
Hz.
İbrahim, yalnızca tevhidi savunan biri değil; tevhidi yaşayan, temsil eden ve
onun uğrunda mücadele veren bir
dava
insanıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ, şirkten arındırılmış sahih imanın insanı
nasıl yücelttiğini Hz. İbrahim örneği
üzerinden
göstermektedir.
Buradaki
“derecelerin yükseltilmesi”:
yalnızca
makam veya dünyevî üstünlük değil; ilimde, hikmette, yakînde, ahlâkta, manevî
yakınlıkta yükseltilmeyi de
kapsamaktadır.
Bu hakikat
sadece peygamberlere mahsus değildir. Peygamberlerin izinden giderek tevhidi
samimiyetle yaşayan
kimseler
de, imanlarının derecesine göre Allah katında değer kazanırlar.
Ayetin
sonunda: اِنَّ رَبَّكَ حَكٖيمٌ عَلٖيمٌ “Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir,
hakkıyla bilendir.” buyrulmaktadır.
“Hakîm”
ismi, Allah’ın her işi hikmetle, yerli yerince ve amaçlı olarak
gerçekleştirdiğini ifade eder. “Alîm” ismi ise, her
şeyi
kuşatan eksiksiz ilmini bildirir.
Bu
bağlamda ayet şu hakikati de öğretmektedir: Hz. İbrahim’in geçtiği imtihanlar,
kavmiyle yaşadığı mücadele,
yalnızlığı,
tehdit edilmesi ve hakikat uğruna verdiği mücadele rastgele değildir. Bunların
her biri, ilahî hikmet ve bilgi
çerçevesinde
gerçekleşmektedir.
İnsan
bazen yaşadığı zorlukların hikmetini hemen kavrayamayabilir; ancak Allah Teâlâ,
hangi kulunun hangi süreçle
olgunlaşacağını,
hangi imtihanla yükseleceğini en iyi bilendir.
En‘âm Suresi 84. Ayet
وَوَهَبْنَا
لَهُ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ كُلًّا هَدَيْنَا وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ
ذُرِّيَّتِهٖ دَاوُدَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَ وَكَذٰلِكَ
نَجْزِى الْمُحْسِنٖينَ ﴿٨٤-٦﴾
6.84: “Biz
ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik; hepsini hidayete erdirdik. Daha önce
Nûh’u da hidayete erdirmiştik.
Zürriyetinden
Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da (hidayete
erdirdik). Biz muhsinleri işte
böyle
mükâfatlandırırız.”
Yüce Allah, insanlığa imam kıldığı Hz. İbrahim’i dünyada
da aziz kılmış; insanların en şereflileri olan pek çok
resulü
onun neslinden ortaya çıkarmıştır. Bu durum, Hz. İbrahim’in tevhid mücadelesine
ve hakikati savunmadaki
sadakatine
karşılık olarak verilen ilahî nimetlerden biridir.
Ayetlerde zikredilen peygamberler kronolojik bir
sıralamayla değil; kendilerine verilen hususî lütuflar, temsil
ettikleri
faziletler ve öne çıkan vasıflar itibarıyla anılmışlardır. Böylece her biri,
tevhid yolunun farklı bir tezahürünü
temsil
etmektedir.
Hz. Nûh’un
ayrıca zikredilmesi ise, Hz. İbrahim’in soyunun, daha önce de peygamberlik
şerefiyle temayüz etmiş
mübarek
bir nesle dayandığını göstermektedir. Bu, onun nesebinin ilahî seçilmişlik
çizgisi içerisinde yer aldığını ifade
eden
bir ikramdır.
Ayetin
devamındaki : وَمِنْ ذُرِّيَّتِهٖ “Onun neslinden…” ifadesindeki zamirin, lafız
bakımından en yakın isim olan Hz. Nûh’a
dönmesi
mümkün görülse de; bağlamın merkezinde Hz. İbrahim bulunduğu için müfessirlerin
önemli bir kısmı burada
zikredilen
peygamberlerin Hz. İbrahim’in soyuyla ilişkilendirildiğini belirtmiştir.
Zikredilen
peygamberlerin öne çıkan yönleri dikkat çekicidir:
Dâvud ve
Süleyman (as): Mülk, hükümranlık ve hikmetle temayüz etmiş baba-oğul
peygamberlerdir.
Eyyûb ve
Yûsuf (as): Ağır imtihanlar karşısındaki sabırları ve ihsan şuuruyla öne
çıkmışlardır.
Mûsâ ve
Hârûn (as): Firavun düzenine karşı verdikleri çetin mücadele, aklî delilleri
kullanmaları ve hak karşısındaki
heybetleriyle
dikkat çekerler.
Zekeriyyâ,
Yahyâ, Îsâ ve İlyâs (as): Zühd, takva ve dünyaya karşı mesafeli kulluk
anlayışlarıyla öne çıkan
peygamberlerdir.
İsmail,
Elyesa‘, Yûnus ve Lût (as): Tebliğ süreçlerinde yalnızlık, toplumsal reddediliş
ve destek azlığı gibi ağır şartlarla
imtihan
edilmişlerdir.
Bütün bu
örnekler, hidayetin yalnızca teorik bir bilgi değil; sabır, mücadele, ihsan,
teslimiyet ve tevhid üzere yaşanan
bir
hayat biçimi olduğunu göstermektedir.
Ayetin
sonunda gelen: وَكَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنٖينَ “Biz muhsinleri işte böyle
mükâfatlandırırız.” ifadesi, Hz. İbrahim ve onun
yolunu
sürdüren bütün peygamberlerin ortak vasfının “ihsan” olduğunu ortaya
koymaktadır. Yani onlar, Allah’ı
görüyormuşçasına
yaşayan, tevhidi yalnız sözle değil; hayatlarının tamamıyla temsil eden
kimselerdir.
Bu yönüyle
ayet, tevhid uğruna gösterilen sadakatin karşılıksız bırakılmayacağını; ihlasla
sürdürülen mücadelenin hem
dünyada
hem ahirette ilahî ikrama vesile olacağını bildirmektedir.
En‘âm sûresinde anlatılan Hz. İbrahim kıssası, yalnızca
tarihî bir tevhid mücadelesi değil; insanın hakikate
ulaşma
yöntemini öğreten evrensel bir bilinç inşasıdır. Hz. İbrahim, gök cisimleri
üzerinden yürüttüğü sorgulamayla
insanı
görünen varlıklarda takılı kalmaktan kurtarıp, onların ardındaki mutlak kudret
ve hikmete yöneltmektedir.
Böylece
Kur’an, kör taklide dayalı bir inanç yerine; tefekkür, delil, yakîn ve selim
kalp üzerine kurulu tahkikî imanı
öne
çıkarmaktadır. Hz. İbrahim’in dili; aklı dışlamayan, aksine onu vahyin
rehberliğinde hakikate ulaştıran
peygamberane
bir metodolojiyi temsil eder. O, tevhidi yalnızca teorik bir inanç olarak
değil; güvenin, ahlâkın,
özgürlüğün
ve insan onurunun temeli olarak ortaya koymuştur. Kıssanın sonunda zikredilen
peygamberler silsilesi ise,
tevhid
mücadelesinin tek bir döneme ait olmadığını; ihsan, sabır, hikmet ve teslimiyet
çizgisinde devam eden ilahî bir
miras
olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Hz. İbrahim kıssası, her çağdaki insana şu
hakikati hatırlatır: Fanî
olanlara
bağlanan akıl da kalp de huzura ulaşamaz; gerçek emniyet ve hidayet ancak
yüzünü bütünüyle gökleri ve
yeri
yoktan var eden Allah’a çevirenlere nasip olur.
Temel Metinler ve Klasik Tefsir Kaynakları
2. Dilbilim, Sözlük ve Etimoloji Kaynakları
3. Modern Tefsir ve Felsefi Eserler