HZ İBRAHİM
Kur’an’ın 210 ayetinde
Hz ibrahim’den bahsedilmektedir. kıssasının anlatıldiğı surelerden 17 tanesi
mekki olup 160 ayet, 8 tanesi medenî olup 42 ayettir.
HZ. İBRAHİM’İN KUR’AN’DA GEÇEN AHLAKÎ VE İMANÎ VASIFLARI
1) HANÎF OLMASI (حنيف)
Hanîf (حنيف)
kelimesi, ayağın içe doğru eğrilmesi anlamındaki hanef kökünden türemiştir.
Istılahî anlamda ise eğrilikten uzaklaşıp istikamete yönelen, batıldan yüz
çevirerek hak olana meyleden kimse demektir.
Hz. İbrahim, En‘âm Suresi 79. ayette kendisini açıkça hanîf
olarak tanımlar:
اِنّٖى وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذٖى
فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَنٖيفًا وَمَا اَنَا
مِنَ الْمُشْرِكٖينَ
(En‘âm 6/79)
“Ben yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene, hanîf olarak
çevirdim. Ben müşriklerden değilim.”
Hanîf vasfı, Kur’an’da yedi ayette doğrudan Allah tarafından
Hz. İbrahim’e isnat edilmiştir. (Bakara 2/135; Âl-i İmrân 3/67, 95; Nisâ 4/125;
En‘âm 6/161; Nahl 16/120, 123)
Örneğin Bakara Suresi 135. ayette şöyle buyrulur:
قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ
حَنٖيفًا وَمَا كَانَ مِنَ
الْمُشْرِكٖينَ
“De ki: Hayır! Biz, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız.
O, müşriklerden değildi.”
Kur’an’da hanîf kelimesi toplam 12 yerde geçmektedir:
10’u tekil,
2’si çoğul (حنفاء)
formundadır.
Tekil kullanımların 8’i doğrudan Hz. İbrahim içindir.
Hz. İbrahim’in hanîf oluşu; fıtratını takip ederek, bir ve
tek olan Allah’a iman etmesi, O’na yönelmesi ve teslim olmasıdır. O, putperest
kavminin batıl inançlarından bilinçli bir kopuşla uzaklaşmış, saf tevhid
çizgisinde Allah’a yönelmiş bir muvahhittir.
Bu yöneliş, Rum Suresi 30. ayette dinin fıtratla olan
ilişkisi bağlamında genel bir ilke olarak ortaya konur:
فَاَقِمْ
وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ
اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ
عَلَيْهَا
(Rûm 30/30)
“Hakka yönelen biri olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın
insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun.”
Ayette geçen fıtrat (فطرة),
insanın yaratılışta sahip olduğu hem ruhi hem de aklî temel eğilimleri ifade
eder. “Fıtratallah” ise Allah’ın insana yerleştirdiği kendini ve Rabbini tanıma
istidadıdır.
Hz. İbrahim, bu fıtrî kodları örtmeden takip etmiş, böylece
hanîflik vasfını kazanmıştır. Nahl Suresi 123. ayette ise fıtratın üzeri
örtülmüş insanlığa, hanîf olan İbrahim’in yoluna tabi olma çağrısı yapılır.
2) MİLLET-İ İBRAHİM OLMASI (ملة
إبراهيم)
Millet kelimesi م
ل ل kökünden gelir. Kök anlamları arasında:
imla etmek, dikte ettirmek,
yazıyla sabitlemek,
süreklilik kazandırmak, kalıcı hale getirmek anlamları yer
alır.
Bu anlamlardan hareketle millet;
“İlahi otorite tarafından belirlenmiş, yazıyla ve
uygulamayla sabit kılınmış inanç ve hayat sistemi” olarak tanımlanabilir.
Kur’an’da millet kelimesi türevleriyle birlikte 15 yerde
geçer;
bunların 8’i Hz. İbrahim’e izafe edilmiştir.
Nisâ Suresi 125. ayette şöyle buyrulur:
وَاتَّبَعَ
مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَاتَّخَذَ اللّٰهُ
اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا
“Hakka yönelen İbrahim’in dinine uyan kimseden daha güzel
din sahibi kim vardır? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.”
Millet-i İbrahim, tevhid inancının fıtrata dayalı saf
hâlinin, ilahî vahiy ile kurumsallaşmış ve örneklenmiş biçimini ifade eder.
Hanîflik, bireyin fıtrî yönelişini anlatırken;
millet-i İbrahim, bu yönelişin vahiy tarafından tasdik
edilmiş, toplumsal ve tarihsel bir modele dönüşmüş hâlidir.
Hz. İbrahim, fıtratla ulaştığı tevhide vahiy ile desteklenen
bir elçi olmuş; böylece millet-i İbrahim, fıtrat + vahiy bütünlüğünün ilk
tarihsel temsilcisi hâline gelmiştir.
3) TEK BAŞINA ÜMMET OLMASI (أمة واحدا
Ümmet kelimesi أمّ
(anne) kökünden türemiştir. Anne, besleyen, büyüten ve yön veren merkez olduğu
gibi; ümmet de aynı ilke, amaç ve kaynaktan beslenen topluluğu ifade eder.
Nahl Suresi 120. ayette Hz. İbrahim için:
اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا
لِلّٰهِ حَنٖيفًا
“Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, hanîf bir ümmetti.”
Hz. İbrahim’in tek başına ümmet olarak nitelendirilmesi;
Allah’ın seçkin kullarına yakışan tüm faziletleri şahsında toplamış olmasıdır.
O, yaşadığı dönemde bütün batıl inançlara karşı tek başına tevhidi savunmuş,
kıyamete kadar sürecek bir çizginin öncüsü olmuştur.
Tevhidin sembolü olan Kâbe’yi temelleriyle yükseltmesi, bu
ümmet bilincinin mekânsal ve tarihsel ifadesidir. Onun yolunu izleyen herkes,
bu anlamda İbrahim ümmetinin bir parçasıdır.
4) MÜSLİM OLMASI (مسلم)
سلم
kökü; barış, esenlik ve teslimiyet anlamlarını içerir.
Müslim, kalben inanmış, iradesiyle Allah’a teslim olmuş
kimse demektir.
Bakara Suresi 131. ayette:
اَسْلِمْ
قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ
“Rabbi ona ‘Teslim ol’ dediğinde, ‘Âlemlerin Rabbine teslim
oldum’ dedi.”
Hz. İbrahim’in “اَسْلَمْتُ”
ifadesini mazi sigasıyla kullanması, teslimiyetinin anlık değil, köklü ve
süreklilik arz eden bir duruş olduğunu gösterir.
O, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi inşa ederken, kendileri
ve soyları için müslümanlık talep etmiş; bu dua Ali İmrân 67. ayette karşılık
bulmuştur.
5) EVVÂH OLMASI (أواه)
Evvâh, mübalağa sigasında ismi fâildir.
Başkalarının acısı karşısında yüreği yanan, içten içe
sızlayan, çokça dua eden kimse demektir.
Kur’an’da bu sıfat iki yerde geçer ve her ikisi de Hz.
İbrahim içindir. (Hûd 75; Tevbe 114)
Hûd Suresi 75. ayette:
اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ
“Şüphesiz İbrahim çok yumuşak huylu, çok içli ve Allah’a
yönelen bir kimseydi.”
Bu ayet, Hz. İbrahim’in Lût kavminin helâk edilmemesi için
meleklerle müzakereye giriştiği bağlamda gelmiştir. Bu tavır kınanmamış, aksine
evvâh oluşu övgüyle zikredilmiştir.
Tevbe Suresi 114. ayette ise onun, babası için duyduğu derin
merhamet vurgulanır. Hz. İbrahim, babası hayatta olduğu sürece bağışlanma
dilemiş; ancak onun Allah düşmanı olarak öldüğü kesinleşince bu duadan
vazgeçmiştir.
Bu durum, merhametin sınırlarını vahyin belirlediği dengeli
bir kulluk örneğidir.
6) HALÎM OLMASI (حليم)
Hilm, öfkenin harekete geçmesi durumunda nefsi, tabiatı ve
seciyeyi zapt etmek; acele etmemek, kendine hâkim olmaktır. Öfke doğduğu hâlde
onun yönlendirmesine teslim olmamak, iradeyi ve aklı devrede tutabilmektir.
Hilm kelimesi akıl anlamında da kullanılır. Zira aklını
etkin biçimde kullanan kimse, öfkesinin esiri olmaz; nefsini kontrol altında
tutar. Burada özellikle altı çizilmesi gereken husus şudur:
Kişinin güç yetirebildiği hâlde öfkesini yutması ve hemen
karşılık vermemesi, hilm ahlâkının özünü oluşturur.
Cenâb-ı Allah’ın Halîm sıfatı da bu anlam çerçevesinde
değerlendirilir: Allah, kudreti yettiği hâlde hemen cezaya yönelmez; kuluna
kendini düzeltmesi için süre ve fırsat tanır.
Kur’an’da Halîm (حليم)
kelimesi 15 ayette geçer:
11 ayette Allah’ın sıfatı olarak,
2 ayette Hz. İbrahim’in vasfı olarak (Tevbe 114, Hud 75),
1 ayette Hz. Şuayb’a (a.s) kavmi tarafından istihza yoluyla
isnat edilerek (Hud 87),
1 ayette de Hz. İbrahim’e müjdelenen çocuk Hz. İsmail’in
vasfı olarak (Saffât 101).
Hz. İbrahim hakkında gelen ayetler şöyledir:
Hud 75:
اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ
“Çünkü
İbrahim çok halîm, çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”
Tevbe 114:
اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَاَوَّاهٌ حَلٖيمٌ
“Şüphesiz
İbrahim çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi.”
Genel olarak ifade edilecek olursa; hilm sahibi olmak,
öfkenin doğurduğu taşkınlıklar karşısında akl-ı selîm ile mutedil bir tavır
ortaya koymak, öfkeyi bastırmak ve davranışı dengelemektir.
7) MUNÎB OLMASI (منيب)
Munîb kelimesinin kökü ناب’dır.
Bu kök, sık sık, tekrar tekrar geri dönmek anlamını taşır.
İsm-i fâil formu olan منيب,
yönünü sürekli Allah’a dönen, Allah ile bağını diri tutan kimse demektir.
Munîb olan kişi; her şeyden yüz çevirip Allah’a dönmeyi bir
alışkanlık, hatta bir sevdâ hâline getirmiştir. Bu dönüş; geçici bir yöneliş
değil, bilinçli, iradeli ve süreklilik arz eden bir yöneliştir.
Aynı kökten gelen نائبة
kelimesi ise inişli çıkışlı hâlleri ifade eder; bu sebeple musibet, dert ve
sıkıntılar için kullanılmıştır.
Bu kök anlam dikkate alındığında munîb, kişinin karşılaştığı
her türlü acı ve tatlı hâdisede yönünü tekrar tekrar Allah’a çeviren, dönüşünü
hayat tarzı hâline getiren kimse demektir.
Munîb kelimesi Kur’an’da 7 ayette geçmektedir:
5’i tekil,
2’si çoğul formdadır.
Hz. İbrahim’in vasfı olarak yalnızca Hud Suresi 75. ayette
geçmektedir:
اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ
“Çünkü
İbrahim çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”
8) KÂNİT OLMASI (قانت)
Kânit, huşû içinde, süreklilik arz eden bir itaat hâlini
ifade eder. Mütevazı olmak, boyun eğmek, emre amade olmak ve itaatten
ayrılmamaktır.
Kânit kelimesinin türevlerinden biri olan kunût (قنوت), namazda kıyam hâlindeki
duayı ifade eder. Efendimize (s.a.v) “Hangi namaz daha faziletlidir?” diye
sorulduğunda,
“Kunûtu
uzun olan” diye cevap vermiştir.
Bu cevap, kunût kelimesinin anlam alanıyla doğrudan
ilişkilidir. Zira kıyam hâli;
Allah’ın huzurunda ayakta durmayı,
sessizliği,
teslimiyeti,
mutlak boyun eğişi
şekilsel olarak temsil eder.
Kânit kelimesi çeşitli formlarıyla Kur’an’da 13 defa
geçmektedir:
1 kez Hz. İbrahim’in vasfı olarak (Nahl 120),
Diğer ayetlerde ise Allah’ın övdüğü kullar için
kullanılmıştır.
Hz. İbrahim’in kânit oluşu; Allah’ın emirlerini büyük bir
teslimiyetle yerine getirmesi, kullukta süreklilik göstermesi ve hayatının her
safhasında Allah’a amade bir duruş sergilemesidir.
Nahl 120:
اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا
لِلّٰهِ حَنٖيفًا
“Şüphesiz
İbrahim, Allah’a itaat eden, hakka yönelen bir önderdi.”
9) ŞÂKİR OLMASI (شاكر)
Şâkir, ش
ك ر kök fiilinin ism-i fâil formudur.
Şükür, bir şeyin örtüsünü kaldırıp onu açığa çıkarmak
anlamına gelir.
Arapçada kullanılan دابة
شكور (dabbetün şekûr)
ifadesi; verilen yemi ve bakımı hemen bedeninde gösteren, semizleşen ya da süt
veren hayvan için kullanılır.
Bu kullanımdan hareketle şükür; nimetin etkisini sözle ve
fiille görünür kılmak demektir.
Bu sebeple şükür sadece dil ile ifade edilen bir teşekkür
değildir:
Kalbin şükrü: Nimeti idrak etmek,
Dilin şükrü: Nimeti vereni övmek,
Organların şükrü: Nimeti Allah’ın rızasına uygun kullanmak,
Aklın şükrü: Allah’ı tanıyıp O’nu bulmak,
Malın şükrü: Allah yolunda harcamak.
Kur’an’da şâkir kelimesi 14 yerde geçer:
2 ayette Allah’ın sıfatı,
1 ayette Hz. İbrahim’in vasfı olarak (Nahl 121).
Nahl 121:
شَاكِرًا
لِاَنْعُمِهٖ
“O,
Allah’ın nimetlerine şükreden bir önderdi.”
Ayette geçen لِاَنْعُمِهِ
kelimesinin cem‘-i kıllet vezninde gelmesi,
“Az
görünen nimetlere bile şükreden” anlamını vurgular.
Hz. İbrahim’in şükrü; sözle sınırlı olmayan, bütün hayatına
yayılan fiilî bir şükürdür. Sahip olduğu her nimeti Allah’a yakınlaşmanın
vesilesi kılmıştır.
10) VEFAKÂR OLMASI (وفيّ)
Vefâ, bir şeyi olması gerektiği gibi yerine getirmek; sözü
tastamam tutmak, şartları eksiksiz yerine getirmek demektir.
Kur’an’da bu vasıf Hz. İbrahim için yalnızca Necm Suresi 37.
ayette geçer:
وَاِبْرٰهٖيمَ
الَّذٖى وَفّٰى
“Ve
sözünü tastamam yerine getiren İbrahim…”
Fiilin tef‘îl babında gelmesi, vefânın çokluğunu ve kemalini
ifade eder.
Hz. İbrahim’in vefâsı; Bakara 124’te ifade edilen
“kelimelerle imtihan edilmesi” sürecinde ortaya çıkmıştır.
Çocuğunu kurban etmeye razı olması, ateşe atılmayı göze
alması, ailesini çöl ortasında bırakması, kavmiyle mücadelesi… Kendisine
verilen her emri eksiksiz yerine getirmesi bu vefânın tezahürüdür.
Bu sebeple Allah onu insanlara imam kılmıştır.
11) KALB-İ SELÎM OLMASI (قلب
سليم)
Hz. İbrahim’in öne çıkan vasıflarından biri de kalb-i selîm
sahibi olmasıdır. Bu kavram Kur’an’da yalnızca iki ayette geçmekte olup, her
iki ayet de Hz. İbrahim ile ilgilidir.
Şuara Suresi 87–89. ayetlerde, Hz. İbrahim’in şu duasına yer
verilir:
“Allah’a
selîm bir kalp ile gelen kurtulur.”
Saffat Suresi 84. ayette ise bu duanın kabul bulduğunu
görürüz:
Saffat 84:
“İbrahim,
Rabbine selîm bir kalp ile gelmişti.”
Selîm kalp, سلم
kökünden türemiştir. Bu kök; esenlik, arınmışlık ve bütünlük anlamlarını taşır.
Kalb-i selîm;
şirk ve şüpheden arınmış,
iman esaslarına samimiyetle bağlı,
kötülüklerden korunmuş,
her türlü bidat ve hurafeden uzak,
dünya nimetleriyle şımarmayan,
kin, öfke, hile, gösteriş, haksızlık, kıskançlık, dünya
sevgisi ve yalan gibi kalbî afetlerden temizlenmiş,
bütün benliğini Yüce Allah’a teslim etmiş bir kalptir.
Kur’an, kalbin hem müspet hem menfi eğilimlerinden söz eder.
Kalb-i selîm, Kur’an’ın müspet manada zikrettiği bütün kalp
niteliklerini kuşatıcı bir üst kavramdır.
Kur’an’da müspet manada geçen kalpler şunlardır:
Akleden kalp (Hac 46)
Ürperen kalp (Enfal 2; Hac 35; Mü’minun 60)
Haşyet duyan kalp (Hadid 16)
Mutmain kalp (Enfal 10; Âl-i İmran 126; Ra‘d 28; Bakara 260)
Takvalı kalp (Hac 32; Hucurat 3)
Mümin kalp (Fetih 4; Hucurat 7; Mücadele 22)
Münîb kalp (Kaf 33)
Şefkatli ve merhametli kalp (Hadid 27)
Kalb-i selîm, bu niteliklerin tamamını içinde barındıran
kemal hâlidir.
12) HALÎLULLAH OLMASI (خليلًا)
Halîl (خليل)
kelimesi, فعيل veznindedir.
Bu vezin Arapçada hem sıfat-ı müşebbehe, hem ism-i fâil hem de ism-i mef‘ûl
anlamı taşıyabilir ve süreklilik arz eden vasıflar için kullanılır.
Halîl kelimesinin kök anlamı; muhabbetin nefse nüfuz etmesi,
sevginin insanın bütün varlığını kuşatmasıdır. Bu sevgi, tıpkı okun hayvanın
bedenini delip geçtiğinde bıraktığı iz gibi, derin ve kalıcı bir etki bırakır.
Zemahşerî, Keşşâf’ta halîli şu şekilde açıklar:
“Senin
yolunda seninle birlikte yürüyen kimse demektir.”
Zira الخُلّ,
kum üzerinde oluşan yol anlamına gelir. Hz. İbrahim, Allah’ın yolunu kendisine
rehber edinmiş, bu yolda iz bırakmış bir peygamberdir.
Nisa Suresi 125. ayette şu ifade yer alır:
وَاتَّخَذَ
اللّٰهُ اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا
“Allah,
İbrahim’i dost edindi.”
Bu ayette halîl, sadece duygusal bir yakınlığı değil;
rızanın tamlığını, mutlak bir teslimiyeti ifade eder. Hz. İbrahim, Allah’ın
rızasını hayatının her safhasında öncelik hâline getirmiştir.
Hanifliği, putperest kavmiyle mücadelesi, ateşe atılması,
hicreti, oğlu İsmail ile imtihan edilmesi… Hayatındaki bütün bu süreçler, bu
dostluğu pekiştiren imtihanlardır.
Bu teslimiyet, Necm Suresi 37. ayette ifade edilen:
“Allah’ın
emirlerini tastamam yerine getirdi” övgüsüne mazhar olmasına vesile olmuştur.
Cenâb-ı Allah’ın Hz. İbrahim’i halîl edinmesi, Kur’an’daki
en güçlü yakınlık ifadelerinden biridir. Bu, onun kalbinin Allah sevgisiyle
tamamen dolduğunu; bu sevginin bütün hücrelerine nüfuz ettiğini gösterir. Bu
mertebe, kullar içinde yalnızca Hz. İbrahim’e nasip olmuştur.
Nisa 125. ayette halîlullah kavramı doğrudan Hz. İbrahim
için kullanılmış olmakla birlikte, ayetin bütünlüğü; onun yolunu izleyen,
teslimiyet ve ihsan üzere yaşayan kulların da bu dostluğa yönlendirildiğini
müjdelemektedir.
Halîl kelimesi ve türevleri Kur’an’da 14 yerde geçmektedir.
13) MERHAMETLİ OLMASI
Merhamet denince akla Hz. İbrahim gelir. İsminin Arapça
karşılığı olarak kullanılan “Ebu Rahîm (أبو
رحيم)”, “merhametin babası”
anlamını taşır.
Hz. İbrahim’in merhameti, hayatının her alanına sirayet
etmiş, olması gereken en üst düzeyde tecelli etmiştir. Hassas bir gönle, naif
bir dile ve kolaylığa dayalı bir muamele anlayışına sahiptir. Bu üç özelliğin
bir arada bulunabilmesi için zeminde hiçbir dünyevî menfaatin olmaması gerekir;
tıpkı Hz. İbrahim’de olduğu gibi.
Efendimiz (s.a.v), peygamberler arasında Hz. İbrahim’e özel
bir muhabbet beslemiştir. Bu sevginin nişanesi olarak, Mısırlı Mariye’den olan
oğluna İbrahim adını vermiş ve Ebu İbrahim künyesiyle anılmak istemiştir.
Merhamet, insanın insan kalabilmesinin en temel
vasıflarından biridir. Gerçek davetçi; ihanete uğramış, yurdundan çıkarılmış,
iftiraya maruz kalmış olsa bile, kendisine zulmedenler için bile hayır
temennisinde bulunabilendir. Yasin Suresi 26. ayette anlatılan elçinin
“Keşke
kavmim bilseydi…”
deyişi, bu merhametin en çarpıcı örneklerindendir.
Bu sebeple davetçiler, davetleri karşılığında hiçbir ücret;
ne şan, ne şöhret, ne menfaat, ne de çıkar beklerler.
Hz. İbrahim’in Kur’an’da geçen merhameti çok yönlüdür:
1. Günahkâr kavmi için içten ve ısrarlı dua etmesi
(Şuara 86; İbrahim 36–37)
Hud Suresi 75. ayette, meleklerin Lut kavmini helâk için
geldiklerini haber verdikleri sahnede Hz. İbrahim’in derin merhameti çarpıcı
biçimde görülür. Kavim son derece azgın olmasına rağmen, İbrahim (a.s) helâkin
ertelenmesi için adeta araya girer; bu, şefkatten kaynaklanan bir müdafaadır.
2. Kavmini kırmadan, en yumuşak dili kullanarak tebliğ
etmesi
(Şuara 69–82; En‘âm 74–83; Meryem 41–48)
“Babacığım…”,
“Size
bir zarar gelmesinden endişe ediyorum…”
gibi ifadeler, onun merhamet yüklü üslubunun göstergesidir.
Meryem 47. ayette, babası tarafından kovulmasına rağmen
beddua etmemesi merhametinin zirvesidir.
3. Tövbe eden günahkârlara sürekli kapı aralaması
(Bakara 260; İbrahim 41; Hud 75)
Hz. İbrahim’in dinî psikolojisinde, insanın dönüşebileceğine
dair güçlü bir iman vardır.
Hud 75’te geçen “evvâh” sıfatı, onun yufka yürekli ve
başkası için yanan bir gönle sahip olduğunu gösterir.
4. İnsanlar için dua eden, ümmeti için kalbi yanan peygamber
olması
(Bakara 128–129, 201; İbrahim 35–41)
Dualarının merkezinde insanların dünya ve ahiret selameti
vardır.
5. Mazlumlara sahip çıkması (Lut’a desteği)
(Ankebut 31–32)
6. Misafire ikram ve gönül alması
(Zariyat 24–30)
7. Hayvanlara karşı merhameti
(Bakara 260 tefsirleri bağlamında)
14) ULÜ’L-AZM PEYGAMBERLERDEN OLMASI
Azm (عزم):
Kesin karar, sağlam niyet, istek, enerji ve çaba demektir.
Azime (عَزِمَ):
Bir işi yapmaya ve onu tamamlamaya yönelik olarak kalbi sıkıca bağlamak, kesin
karar vermek ve bu uğurda tereddütsüz ilerlemek anlamına gelir.
Âzim (عازم):
Bir işi yapmaya, bir yere gitmeye ya da bir konuyu çözmeye kesin karar verip,
iradesini ve imkânlarını sonuç alıncaya kadar sebatla ortaya koyan kimsedir.
Azîmet (عازيمة):
Hiçbir şeyin etkisinde kalmadan, kararlılıkla yolunda yürümektir.
Azim sahibi (اولو
العزم) olmak ne demektir?
Zorluk karşısında çözülmemek (dayanıklılık, metanet,
istikrar),
Verilen görevi kararlılıkla uygulama azmi göstermek,
Uzun soluklu bir mücadeleyi sürdürebilecek iradeye sahip
olmak.
Peygamberlerin tamamı mı, bazısı mı azim sahibidir?
Ahkaf Suresi 35. ayette, peygamberlerin azim sahibi
oldukları ifade edilir:
فَاصْبِرْ
كَمَا صَبَرَ اُولُوا الْعَزْمِ
مِنَ الرُّسُلِ…
46.35:
“(Ey
Muhammed!) O hâlde, yüksek azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret…”
Bu ayet çerçevesinde iki görüş ortaya çıkmıştır:
1) Bazısı azim sahibidir
Ayette geçen مِنَ
الرُّسُلِ ifadesindeki min
(من) edatının teb‘îz
(bazılık) ifade ettiği kabul edilir.
Bu yoruma göre anlam şöyledir:
“Azim
sahibi olan peygamberlerden bir kısmı gibi sabret.”
Bu görüşe göre:
Peygamberlerin tamamı azim sahibi değildir.
Ulü’l-azm, belirli bir peygamber grubunu ifade eder.
Bu anlayış yaygın kabul görmüştür.
Bu görüşü savunanlar, şu gerekçelere dayanırlar:
Tâhâ 115: Hz. Âdem için “onda bir azim bulamadık”
buyrulmuştur. Çünkü Allah’a verdiği sözü yerine getiremeyerek yasak ağaca
yaklaşmıştır.
Kalem 48: “Hût sahibi gibi olma” ifadesiyle Hz. Yunus’un,
öfkesine yenik düşerek görev yerini terk etmesi eleştirilmiştir.
Bu sebeple Hz. Âdem ve Hz. Yunus’un, söz konusu bağlamda
azim sahibi kabul edilmedikleri; buna karşılık Ahzâb 7. ayette isimleri geçen
peygamberlerin ulü’l-azm olduğu söylenmiştir:
Ahzâb 7:
Nûh, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa.
2) Hepsi azim sahibidir
Bu görüşte ise مِنَ
الرُّسُلِ ifadesindeki min
edatının beyâniyye olduğu kabul edilir.
Beyâniyye, kapalı olan manayı açıklamak için kullanılır.
Bu yoruma göre ayetin anlamı şöyledir:
“Azim
sahibi olan, yani azim sıfatıyla nitelenen tüm peygamberlerin sabrı gibi
sabret.”
Bu durumda:
Ulü’l-azm, tüm peygamberleri kapsayan bir vasıf hâline
gelir.
Yani bütün peygamberler azim sahibidir.
Taberî ve Mâturîdî’ye göre ulü’l-azm, özel bir peygamber
sınıfı değil, peygamberliğin bizzat kendisidir.
Onlara göre azim; imtihanlar karşısında Allah’ın emrine göre
direnen, geri adım atmayan ve büyük sabır gösteren kimselerin ortak
niteliğidir.
Çünkü:
Peygamberlik görevinin ağırlığı,
Tebliğde sabır,
İmtihanlarda metanet
tüm peygamberlerde ortak özelliklerdir.
Bu anlamda kendilerine nebîlik verilen tüm peygamberler, güç
ve imkânlarını sonuna kadar kullanarak davetlerini yılmadan, usanmadan ve büyük
bir kararlılıkla sürdürmüşlerdir. Bu yönüyle hepsi ulü’l-azm, yani azimet
sahibi peygamberlerdir.
15) ÜSVE-İ HASENE OLMASI (أسوة
حسنة)
Üsve-i hasene, güzel örneklik demektir. Kur’an’da bu ifade
üç yerde geçer:
Mümtehine 4 ve 6: Hz. İbrahim için,
Ahzâb 21: Hz. Muhammed (s.a.v) için.
Bu iki peygamberin hayatı, inananlar için tartışmasız bir
rol model niteliği taşır.
Hz. İbrahim, hayatının her alanında örneklik sergilemiştir.
Baba, eş, evlat, davetçi, mücadele insanı olarak; hayata dair her durumda model
olabilecek bir peygamberdir.
O, tüm güzel hasletlerin temelini teşkil etmiş; bu sebeple
“tek başına bir ümmet” olarak nitelenmiştir. Kendinden sonra gelenler ona
bağlanmış, onu örnek almış ve onun davasını sürdürmüşlerdir.
Âl-i İmran 68. ayet, bu örnekliğin devamlılığını vurgular.
Hz. İbrahim’in teslimiyeti, hanifliği, kânit oluşu, evvâh,
şâkir, münîb, vefakâr, halîm oluşu, kalb-i selîm sahibi olması, halîlullah
oluşu ve merhameti; insanı güzelleştiren ve yücelten hasletlerdir.
Bu güzel ahlâk, onu tarihe altın harflerle yazdırmış; onu
rol model edinmek dünya ve ahiret saadeti olarak sunulmuştur.
Hz. İbrahim’i yoldaş edinmek; onun dinini din, davasını
dava, ahlâkını ahlâk edinmek ve teslimiyetini sürdürebilecek azim ve
kararlılığı kuşanmak, müminlerin şiarı olmalıdır.
16) ULÛ’L-EYD VE’L-EBSÂR (أولي
الأيد والأبصار)
Bu vasıf, Sâd Suresi 45. ayette geçmektedir:
“Güçlü
ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.”
Eyd, el anlamına gelmekle birlikte mecaz olarak güç, kuvvet,
destek ve etkinlik anlamlarını taşır.
Basar, yalnızca bakmak değil; tecrübeye dayalı içgörü, seziş
ve hakikati yanılmadan kavrayabilme anlamını ifade eder. Bu yönüyle nazar
(incelemeye dayalı bakış) ve re’y (bilgiye dayalı görüş) fiillerinden ayrılır.
Bu kavramlar ışığında ayet şöyle anlaşılabilir:
İbrahim, İshak ve Yakub; dini yaşama ve yaşatma konusunda
güçlü bir iradeye, Allah’ın hükümlerini uygulamada ve rızasını kazanmada ise
derin bir basirete sahiptirler. Ellerindeki güçle güzel işler yapmış,
basiretleriyle de doğru düşünce ve sağlıklı yöneliş ortaya koymuşlardır.
Sâd Suresi 46. ayette, bu gücün kaynağı açıklanır:
Ahiret yurdunu merkeze almaları.
Bu bilinç, onların dünyada güzel ameller üretmelerini
sağlamıştır. Amaçları, yaşanılır bir dünya bırakmak ve kalıcı bir ahiret
bilinci oluşturmaktır.
17) MUSTAFEYNE'L AHYAR (مصطفين الاخيار)
Sad suresi 47. Ayette geçmektedir:
وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ ﴿٤٧-٣٨﴾
38.47: Onlar bizim yanımızda
seçkinlerden, hayırlılardandı.
El Mustafeyne İbrahim, İshak, Yakup yani dede, oğul, torun
için geçmektedir. Bunların seçkin olmaları, yaşantılarında sergiledikleri
itaatleri, tutum ve davranışlarından ileri gelmektedir.
“ Şüphesiz onlar en hayırlı
seçilmişlerdendir veya iyilerin seçilmişlerindendir” demektir.
Elmustafeyne kökü( صفى )
bir nesnenin saf, halis, temiz olanı demektir.
İftial vezninin ismi mef’ulü olan
المصطفين en saf seçilmiş olanlar demektir.
İftial veznine giren bir fiil dönüşüklülük
ve işlenilen fiilde gayret, zorlama ve istek bildirir. Yani Allah'ın bunları
seçişinde hak edilmişlik ve işe namzet olmak vardır.
18)HARRU SUCCEDEN VE BUKİYYA ( خرُّوا سُدَّا وَ بُكِيّا)
Meryem suresi 58. ayette şöyle
geçmektedir:
اُولٰئِكَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ
مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ
اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْرَایٖٔلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا اِذَا تُتْلٰى
عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا ﴿Secde﴾ - ﴿٥٨-١٩﴾
19.58: İşte bunlar, Âdemʼin ve Nûh
ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahimʼin, Yakubʼun ve doğru
yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir.
Kendilerine Rahmânʼın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
“Ağlayarak secdeye kapanırlardı. خروا سجدا و بكيا
Duyulabilecek bir ses çıkararak düşmeye خَرَّ
denir . Dildeki kullanımına bazı örnekler şöyledir:
خرّ الماء
su çağladı ya da şarıldadı.
خَرَّ البناء bina çöktü .
خرّ الرّجل adam öldü şeklinde kullanımları mevcuttur.
Harra( خرّ ) ; çok olan bir durumun akabinde gelen sarsıntının
yaşattığı durumun ifadesidir. Bazen bayılma hissinin oluşması, dermanın kesilip
yere düşmesi bazen de acziyet ifadesini gösterir. İnananlar için bu ifadenin
kullanılması Allah'a karşı gösterilen tazim ifadesidir.
Meryem suresi 58’de kıssası anlatılan
peygamberlerin övgüye mazhar sıfatları anlatılıyor. Rahman'ın ayetleri kendilerine okunduğunda
ağlayarak secdeye kapanmaları, vahiy karşısında ki saygınlıkları ve teslimiyetlerinin boyutunu gösterir.
Kainat ayetlerinin okunması şeklinde de
anlaşılabilir. Zira kainatta var olan her bir eser, müessirinin eserini
haykıran binlerce mucizeye sahiptir. Bu ayetlerdeki mucizeleri görebilen göz ve
gönül kendi acziyetini anlayıp da Yaradanına secde eder, boyun büküp ona teslim
olur.
Bu
ayette secdeye kapanmaları ile övülen kulluklarına dikkat çekiliyor. İlahi
kudreti idrak ile secdeye kapanma tam bir teslimiyet, tevazu ve kulluk bilinci
oluşturur..
19) RÜŞT VERİLMESİ ( اتينا إبراهيم رشده)
Hazreti İbrahim'e rüşd verildiği ile
ilgili ayet Enbiya suresi 51. ayette geçmektedir.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا اِبْرٰهٖيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهٖ
عَالِمٖينَ ﴿٥١-٢١﴾
21.51: Andolsun, daha önce de
İbrahimʼe doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.
Rüşd( رُشْد ); fiziksel gelişmenin ötesinde, fikri olgunluk düzeyine
erişmeyi ifade eder. Bu kavram; doğru yolu izleme, aklı başında olma, kendi
ayakları üzerinde durabilme, iyiyi kötüyü birbirinden ayırt edebilecek niteliklere
sahip olma gibi olgunluk ifadelerini içermektedir.
Hz İbrahim'e ‘rüşd'ün verilmesi demek;
doğru yola erişecek olgunluk, muhakeme yeteneğine sahip olmasıdır. Melekut
alemini sorgulayarak, sanattan sanatkarı, eserden müessiri bulacak yeteneğe,
olgunluğa sahip olmuştur.
En’am suresi 75'te kendisine verilen
rüşt ile melekut alemini sorgulayarak, babası ve kavmine karşı Allah'ın
varlığını ve Rablık sıfatını delillendiriyor.
وَكَذٰلِكَ نُرٖى اِبْرٰهٖيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنٖينَ ﴿٧٥-٦﴾
6.75: İşte böylece İbrahimʼe
göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı
gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.
20) SALİHLERDEN OLMASI(لمن الصالحين)
Salihlerden olması Nahl suresi 122.
ayeti kerime de geçmektedir.
وَاٰتَيْنَاهُ فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَاِنَّهُ فِى الْاٰخِرَةِ
لَمِنَ الصَّالِحٖينَ ﴿١٢٢-١٦﴾
16.122: Ona dünyada iyilik verdik.
Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.
صلح fesatın zıttıdır. Kendini düzeltmek, ıslah edici ameller
yapmaktır.
Salihlerden olması ve özellikleri Nahl suresi 120. ayetten itibaren şöyle
sıralanmıştır:
1) Tek başına ümmet
oluşu (kendisine uyulan, örnek alınan)
2) Kânit olması
(Allah'ın emirlerine amade, ona ram olmak)
3) Hanif olması
(Allah'ı birleyen, şirkten uzak)
4) Müşriklerden
olmaması
5) Allah'ın
nimetlerine şükredici olması
6) Allah'ım onu
nebi olarak seçmesi
7) Dosdoğru
yola iletilmesi
8) Dünyada da
güzellik verilmesi
(kendinden sonra gelen gerek Yahudi, Hristiyan
gerekse Müslümanlar tarafından hayırla yad edilmesi dünyada verilen
güzelliktir.)
Şuara suresi 84.
ayette ‘’sonrakiler içinde benim için güzel yad edilme lütfu ver"
şeklindeki duasına icabet edildiğini görüyoruz.
9) Ahirette de
salihlerden olması.
Yine Şuara suresi 83. ayetinde ‘’bana hüküm
ihsan et ve beni salihler zümresine kat" duasına icabet edilmiştir.
21) SIDDIK OLMASI (كان صديقا نبيّا)
Meryem suresi 41 ayette geçmektedir:
وَاذْكُرْ فِى الْكِتَابِ اِبْرٰهٖيمَ اِنَّهُ كَانَ صِدّٖيقًا
نَبِيًّا ﴿٤١-١٩﴾
19.41: Kitapʼta İbrahimʼi de an.
Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.
Sıddık, ahlaki
değerlerin en temel unsurunu teşkil eder. Her yerde, her konuda doğruluğa
sarılmaktır. Doğru sözlü olmak, doğru davranmak müminin şiarı ve temel
karakteri olmalıdır. Kur'an'da sadakat; sözde, düşüncede, niyette, inançta,
amelde doğruluk içerisinde olabilecek anlam genişliğine sahiptir.
Sıdk, özün söze uygun olmasıdır. Fiil ve davranışlarda doğruluk, insanın
amellerinin görünen yönü ile ilgilidir. Amelde doğruluk, tutum ve davranışlarda
riyadan uzak olmaktır. Kişi söyledikleri ile karşısındakini yanlışa
sürüklüyorsa sözel açıdan dürüst değildir. Eğer yaptıklarıyla yanlışa
sürüklüyorsa o zaman da davranışsal açıdan dürüst değildir.
Sıddık mübalağa kalıbıdır,
sadakati çok olan kimse demektir. Bu kimse Allah'a ve elçisine iman konusunda
derin sadakate sahip olandır. Adeti doğruluk olan kimseler için kullanılır.
.كان صديقا
ifadesinde ki كان ile ibarenin gelmesi
sıddık bir nebi olarak bulundu, idi. Yani varoluşunun başlangıcından beri bu
vasıfla vasfedilmiştir. Babasını ve kavmini tebliğe davet ederken sıddık ve
peygamberlik hususlarını üzerinde taşıyan biri idi, demek olur.
Peygamberler
dualarında Şuara suresi 83. Ayette olduğu gibi "bizi salihlerden kıl"
geçtiği halde "bizi sıddıklardan kıl" geçmez. Kanaatimizce minimal
düzeyde de olsa herkesin yapıp cennet’e
dahil olabileceği ortalama bir seviyeyi tutturmak olabilir.
Nisa suresi 69. ayet-i kerimede
peygamberlerden sonraki sıralama şöyledir:
وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذٖينَ
اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَاءِ
وَالصَّالِحٖينَ وَحَسُنَ اُولٰئِكَ رَفٖيقًا ﴿٦٩-٤﴾
4.69: Kim Allahʼa ve Peygambere
itaat ederse, işte onlar, Allahʼın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle,
sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel
arkadaştır.
Ayette ifade
edildiği üzere sıralama peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimseler... şeklindedir.
Her peygamber hem sıddık hem şehit hem de salihtir. Ancak her salih kimse
peygamber değildir. Salihlerden olmak en minimal düzeydir. Herkesin yapıp da
peygamberlerle beraber olabileceği bir makam olup, inananları salih olmaya,
salih davranışlar yapmaya teşvik etmektedir.
Yine bunun gibi
bir ayet de müslim kelimesi ile alakalı olarak Ali İmran suresi 67. ayette geçmektedir.
Ayet, Hz İbrahim'i
‘Hanif bir Müslümandı’ şeklinde niteliyorken, ‘Hanif bir Mümindi’ şeklinde
nitelememektedir. Hatta Bakara Suresi 128'de Hazreti İbrahim, oğlu İsmail ile
Kabe'nin temellerini yükseltirken hem kendileri için müslüman olarak hem de
soyları için müslüman kimseler meydana getirmesi için dua etmiştir.
Yine buradaki ifadede de “ mümin kimseler”
dememiştir. Oysa ki mümin olmak, müslüman olmaktan daha evladır. Sözünü
ettiğimiz Ali İmran suresi 67 ve Bakara suresi128. ayetler şu şekildedir
مَا كَانَ اِبْرٰهٖيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ
كَانَ حَنٖيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ ﴿٦٧-٣﴾
3.67: İbrahim, ne Yahudi idi, ne de
Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allahʼı bir tanıyan, hakka yönelen) bir Müslümandı.
Allahʼa ortak koşanlardan da değildi.
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا
اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ
التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ ﴿١٢٨-٢﴾
2.128: 'Rabbimiz! Bizi sana teslim
olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet
yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok
kabul edensin, çok merhametli olansın.'
Bu ayetlerde de
aynı sebepten dolayı inananları İslam olmaya teşvik amaçlı, minimal düzey de
olsa müslim olun anlayışı için kullanmış olması muhtemeldir .
22) MÜMİN KULLARDANDIR
Saffat suresi 111.
ayette Hz İbrahim için geçmektedir
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنٖينَ ﴿١١١-٣٧﴾
37.111: Çünkü o müʼmin
kullarımızdandı.
Mü'min ifadesi امن kelimesinden türeyen
ismi faildir. امن gönül
huzuru ve korkunun bertaraf olmasıdır .مؤمن ise
inandığı değerlere güvenen ve bu güvene layık hareketlerle kendisine de
güvenilen demektir.
Bu ayette de
görüldüğü üzere Hz İbrahim, Cenab-ı Allah katında mümin kullarımızdandır, diye
kayıtlandığı halde Hz İbrahim dualarında ‘mümin kulların arasına bizleri dahil
et’ talebinde bulunmamıştır. Bundan da duasında ümmet bilinci ile hareket
ettiğini ve dini kolaylık ilkesine dayandırmak olduğunu gösteriyor.
‘Mümin
kullarımızdandır’ ifadesi Hz İbrahim
dışında
Saffat suresi 81’ de Hz Nuh için,
Saffat suresi
122’ de Hz Musa ve Hz. Harun için,
Saffat suresi 132’ de Hz. İlyas için
geçmektedir.
Hazreti
İbrahim'in davasını dava , ahlakını ahlak edinmek en büyük niyazımızdır .