Loading...
HZ. İBRAHİM(AS)’İN KUR’AN’DA GEÇEN AHLAKÎ VE İMANÎ VASIFLARI

HZ İBRAHİM                    

Kur’an’ın  210 ayetinde Hz ibrahim’den bahsedilmektedir. kıssasının anlatıldiğı surelerden 17 tanesi mekki olup 160 ayet, 8 tanesi medenî olup 42 ayettir.    

      HZ. İBRAHİM’İN KUR’AN’DA GEÇEN AHLAKÎ VE İMANÎ VASIFLARI                      

1) HANÎF OLMASI (حنيف)

Hanîf (حنيف) kelimesi, ayağın içe doğru eğrilmesi anlamındaki hanef kökünden türemiştir. Istılahî anlamda ise eğrilikten uzaklaşıp istikamete yönelen, batıldan yüz çevirerek hak olana meyleden kimse demektir.

Hz. İbrahim, En‘âm Suresi 79. ayette kendisini açıkça hanîf olarak tanımlar:

اِنّٖى وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذٖى فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَنٖيفًا وَمَا اَنَا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ

(En‘âm 6/79)

“Ben yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene, hanîf olarak çevirdim. Ben müşriklerden değilim.”

Hanîf vasfı, Kur’an’da yedi ayette doğrudan Allah tarafından Hz. İbrahim’e isnat edilmiştir. (Bakara 2/135; Âl-i İmrân 3/67, 95; Nisâ 4/125; En‘âm 6/161; Nahl 16/120, 123)

Örneğin Bakara Suresi 135. ayette şöyle buyrulur:

قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ

“De ki: Hayır! Biz, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.”

Kur’an’da hanîf kelimesi toplam 12 yerde geçmektedir:

10’u tekil,

2’si çoğul (حنفاء) formundadır.

Tekil kullanımların 8’i doğrudan Hz. İbrahim içindir.

Hz. İbrahim’in hanîf oluşu; fıtratını takip ederek, bir ve tek olan Allah’a iman etmesi, O’na yönelmesi ve teslim olmasıdır. O, putperest kavminin batıl inançlarından bilinçli bir kopuşla uzaklaşmış, saf tevhid çizgisinde Allah’a yönelmiş bir muvahhittir.

Bu yöneliş, Rum Suresi 30. ayette dinin fıtratla olan ilişkisi bağlamında genel bir ilke olarak ortaya konur:

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا

(Rûm 30/30)

“Hakka yönelen biri olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun.”

Ayette geçen fıtrat (فطرة), insanın yaratılışta sahip olduğu hem ruhi hem de aklî temel eğilimleri ifade eder. “Fıtratallah” ise Allah’ın insana yerleştirdiği kendini ve Rabbini tanıma istidadıdır.

Hz. İbrahim, bu fıtrî kodları örtmeden takip etmiş, böylece hanîflik vasfını kazanmıştır. Nahl Suresi 123. ayette ise fıtratın üzeri örtülmüş insanlığa, hanîf olan İbrahim’in yoluna tabi olma çağrısı yapılır.

2) MİLLET-İ İBRAHİM OLMASI (ملة إبراهيم)

Millet kelimesi م ل ل kökünden gelir. Kök anlamları arasında:

imla etmek, dikte ettirmek,

yazıyla sabitlemek,

süreklilik kazandırmak, kalıcı hale getirmek anlamları yer alır.

Bu anlamlardan hareketle millet;

“İlahi otorite tarafından belirlenmiş, yazıyla ve uygulamayla sabit kılınmış inanç ve hayat sistemi” olarak tanımlanabilir.

Kur’an’da millet kelimesi türevleriyle birlikte 15 yerde geçer;

bunların 8’i Hz. İbrahim’e izafe edilmiştir.

Nisâ Suresi 125. ayette şöyle buyrulur:

وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا

“Hakka yönelen İbrahim’in dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim vardır? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.”

Millet-i İbrahim, tevhid inancının fıtrata dayalı saf hâlinin, ilahî vahiy ile kurumsallaşmış ve örneklenmiş biçimini ifade eder.

Hanîflik, bireyin fıtrî yönelişini anlatırken;

millet-i İbrahim, bu yönelişin vahiy tarafından tasdik edilmiş, toplumsal ve tarihsel bir modele dönüşmüş hâlidir.

Hz. İbrahim, fıtratla ulaştığı tevhide vahiy ile desteklenen bir elçi olmuş; böylece millet-i İbrahim, fıtrat + vahiy bütünlüğünün ilk tarihsel temsilcisi hâline gelmiştir.

3) TEK BAŞINA ÜMMET OLMASI (أمة واحدا

Ümmet kelimesi أمّ (anne) kökünden türemiştir. Anne, besleyen, büyüten ve yön veren merkez olduğu gibi; ümmet de aynı ilke, amaç ve kaynaktan beslenen topluluğu ifade eder.

Nahl Suresi 120. ayette Hz. İbrahim için:

اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَنٖيفًا

“Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, hanîf bir ümmetti.”

Hz. İbrahim’in tek başına ümmet olarak nitelendirilmesi; Allah’ın seçkin kullarına yakışan tüm faziletleri şahsında toplamış olmasıdır. O, yaşadığı dönemde bütün batıl inançlara karşı tek başına tevhidi savunmuş, kıyamete kadar sürecek bir çizginin öncüsü olmuştur.

Tevhidin sembolü olan Kâbe’yi temelleriyle yükseltmesi, bu ümmet bilincinin mekânsal ve tarihsel ifadesidir. Onun yolunu izleyen herkes, bu anlamda İbrahim ümmetinin bir parçasıdır.

4) MÜSLİM OLMASI (مسلم)

سلم kökü; barış, esenlik ve teslimiyet anlamlarını içerir.

Müslim, kalben inanmış, iradesiyle Allah’a teslim olmuş kimse demektir.

Bakara Suresi 131. ayette:

اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ

“Rabbi ona ‘Teslim ol’ dediğinde, ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ dedi.”

Hz. İbrahim’in “اَسْلَمْتُ” ifadesini mazi sigasıyla kullanması, teslimiyetinin anlık değil, köklü ve süreklilik arz eden bir duruş olduğunu gösterir.

O, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi inşa ederken, kendileri ve soyları için müslümanlık talep etmiş; bu dua Ali İmrân 67. ayette karşılık bulmuştur.

5) EVVÂH OLMASI (أواه)

Evvâh, mübalağa sigasında ismi fâildir.

Başkalarının acısı karşısında yüreği yanan, içten içe sızlayan, çokça dua eden kimse demektir.

Kur’an’da bu sıfat iki yerde geçer ve her ikisi de Hz. İbrahim içindir. (Hûd 75; Tevbe 114)

Hûd Suresi 75. ayette:

اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ

“Şüphesiz İbrahim çok yumuşak huylu, çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”

Bu ayet, Hz. İbrahim’in Lût kavminin helâk edilmemesi için meleklerle müzakereye giriştiği bağlamda gelmiştir. Bu tavır kınanmamış, aksine evvâh oluşu övgüyle zikredilmiştir.

Tevbe Suresi 114. ayette ise onun, babası için duyduğu derin merhamet vurgulanır. Hz. İbrahim, babası hayatta olduğu sürece bağışlanma dilemiş; ancak onun Allah düşmanı olarak öldüğü kesinleşince bu duadan vazgeçmiştir.

Bu durum, merhametin sınırlarını vahyin belirlediği dengeli bir kulluk örneğidir.

6) HALÎM OLMASI (حليم)

Hilm, öfkenin harekete geçmesi durumunda nefsi, tabiatı ve seciyeyi zapt etmek; acele etmemek, kendine hâkim olmaktır. Öfke doğduğu hâlde onun yönlendirmesine teslim olmamak, iradeyi ve aklı devrede tutabilmektir.

Hilm kelimesi akıl anlamında da kullanılır. Zira aklını etkin biçimde kullanan kimse, öfkesinin esiri olmaz; nefsini kontrol altında tutar. Burada özellikle altı çizilmesi gereken husus şudur:

Kişinin güç yetirebildiği hâlde öfkesini yutması ve hemen karşılık vermemesi, hilm ahlâkının özünü oluşturur.

Cenâb-ı Allah’ın Halîm sıfatı da bu anlam çerçevesinde değerlendirilir: Allah, kudreti yettiği hâlde hemen cezaya yönelmez; kuluna kendini düzeltmesi için süre ve fırsat tanır.

Kur’an’da Halîm (حليم) kelimesi 15 ayette geçer:

11 ayette Allah’ın sıfatı olarak,

2 ayette Hz. İbrahim’in vasfı olarak (Tevbe 114, Hud 75),

1 ayette Hz. Şuayb’a (a.s) kavmi tarafından istihza yoluyla isnat edilerek (Hud 87),

1 ayette de Hz. İbrahim’e müjdelenen çocuk Hz. İsmail’in vasfı olarak (Saffât 101).

Hz. İbrahim hakkında gelen ayetler şöyledir:

Hud 75:

اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ

Çünkü İbrahim çok halîm, çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”

Tevbe 114:

اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَاَوَّاهٌ حَلٖيمٌ

Şüphesiz İbrahim çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi.”

Genel olarak ifade edilecek olursa; hilm sahibi olmak, öfkenin doğurduğu taşkınlıklar karşısında akl-ı selîm ile mutedil bir tavır ortaya koymak, öfkeyi bastırmak ve davranışı dengelemektir.

7) MUNÎB OLMASI (منيب)

Munîb kelimesinin kökü نابdır. Bu kök, sık sık, tekrar tekrar geri dönmek anlamını taşır.

İsm-i fâil formu olan منيب, yönünü sürekli Allah’a dönen, Allah ile bağını diri tutan kimse demektir.

Munîb olan kişi; her şeyden yüz çevirip Allah’a dönmeyi bir alışkanlık, hatta bir sevdâ hâline getirmiştir. Bu dönüş; geçici bir yöneliş değil, bilinçli, iradeli ve süreklilik arz eden bir yöneliştir.

Aynı kökten gelen نائبة kelimesi ise inişli çıkışlı hâlleri ifade eder; bu sebeple musibet, dert ve sıkıntılar için kullanılmıştır.

Bu kök anlam dikkate alındığında munîb, kişinin karşılaştığı her türlü acı ve tatlı hâdisede yönünü tekrar tekrar Allah’a çeviren, dönüşünü hayat tarzı hâline getiren kimse demektir.

Munîb kelimesi Kur’an’da 7 ayette geçmektedir:

5’i tekil,

2’si çoğul formdadır.

Hz. İbrahim’in vasfı olarak yalnızca Hud Suresi 75. ayette geçmektedir:

اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ

Çünkü İbrahim çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”

8) KÂNİT OLMASI (قانت)

Kânit, huşû içinde, süreklilik arz eden bir itaat hâlini ifade eder. Mütevazı olmak, boyun eğmek, emre amade olmak ve itaatten ayrılmamaktır.

Kânit kelimesinin türevlerinden biri olan kunût (قنوت), namazda kıyam hâlindeki duayı ifade eder. Efendimize (s.a.v) “Hangi namaz daha faziletlidir?” diye sorulduğunda,

Kunûtu uzun olan” diye cevap vermiştir.

Bu cevap, kunût kelimesinin anlam alanıyla doğrudan ilişkilidir. Zira kıyam hâli;

Allah’ın huzurunda ayakta durmayı,

sessizliği,

teslimiyeti,

mutlak boyun eğişi

şekilsel olarak temsil eder.

Kânit kelimesi çeşitli formlarıyla Kur’an’da 13 defa geçmektedir:

1 kez Hz. İbrahim’in vasfı olarak (Nahl 120),

Diğer ayetlerde ise Allah’ın övdüğü kullar için kullanılmıştır.

Hz. İbrahim’in kânit oluşu; Allah’ın emirlerini büyük bir teslimiyetle yerine getirmesi, kullukta süreklilik göstermesi ve hayatının her safhasında Allah’a amade bir duruş sergilemesidir.

Nahl 120:

اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَنٖيفًا

Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, hakka yönelen bir önderdi.”

9) ŞÂKİR OLMASI (شاكر)

Şâkir, ش ك ر kök fiilinin ism-i fâil formudur.

Şükür, bir şeyin örtüsünü kaldırıp onu açığa çıkarmak anlamına gelir.

Arapçada kullanılan دابة شكور (dabbetün şekûr) ifadesi; verilen yemi ve bakımı hemen bedeninde gösteren, semizleşen ya da süt veren hayvan için kullanılır.

Bu kullanımdan hareketle şükür; nimetin etkisini sözle ve fiille görünür kılmak demektir.

Bu sebeple şükür sadece dil ile ifade edilen bir teşekkür değildir:

Kalbin şükrü: Nimeti idrak etmek,

Dilin şükrü: Nimeti vereni övmek,

Organların şükrü: Nimeti Allah’ın rızasına uygun kullanmak,

Aklın şükrü: Allah’ı tanıyıp O’nu bulmak,

Malın şükrü: Allah yolunda harcamak.

Kur’an’da şâkir kelimesi 14 yerde geçer:

2 ayette Allah’ın sıfatı,

1 ayette Hz. İbrahim’in vasfı olarak (Nahl 121).

Nahl 121:

شَاكِرًا لِاَنْعُمِهٖ

O, Allah’ın nimetlerine şükreden bir önderdi.”

Ayette geçen لِاَنْعُمِهِ kelimesinin cem‘-i kıllet vezninde gelmesi,

Az görünen nimetlere bile şükreden” anlamını vurgular.

Hz. İbrahim’in şükrü; sözle sınırlı olmayan, bütün hayatına yayılan fiilî bir şükürdür. Sahip olduğu her nimeti Allah’a yakınlaşmanın vesilesi kılmıştır.

10) VEFAKÂR OLMASI (وفيّ)

Vefâ, bir şeyi olması gerektiği gibi yerine getirmek; sözü tastamam tutmak, şartları eksiksiz yerine getirmek demektir.

Kur’an’da bu vasıf Hz. İbrahim için yalnızca Necm Suresi 37. ayette geçer:

وَاِبْرٰهٖيمَ الَّذٖى وَفّٰى

Ve sözünü tastamam yerine getiren İbrahim…”

Fiilin tef‘îl babında gelmesi, vefânın çokluğunu ve kemalini ifade eder.

Hz. İbrahim’in vefâsı; Bakara 124’te ifade edilen “kelimelerle imtihan edilmesi” sürecinde ortaya çıkmıştır.

Çocuğunu kurban etmeye razı olması, ateşe atılmayı göze alması, ailesini çöl ortasında bırakması, kavmiyle mücadelesi… Kendisine verilen her emri eksiksiz yerine getirmesi bu vefânın tezahürüdür.

Bu sebeple Allah onu insanlara imam kılmıştır.

11) KALB-İ SELÎM OLMASI (قلب سليم)

Hz. İbrahim’in öne çıkan vasıflarından biri de kalb-i selîm sahibi olmasıdır. Bu kavram Kur’an’da yalnızca iki ayette geçmekte olup, her iki ayet de Hz. İbrahim ile ilgilidir.

Şuara Suresi 87–89. ayetlerde, Hz. İbrahim’in şu duasına yer verilir:

Allah’a selîm bir kalp ile gelen kurtulur.”

Saffat Suresi 84. ayette ise bu duanın kabul bulduğunu görürüz:

Saffat 84:

İbrahim, Rabbine selîm bir kalp ile gelmişti.”

Selîm kalp, سلم kökünden türemiştir. Bu kök; esenlik, arınmışlık ve bütünlük anlamlarını taşır.

Kalb-i selîm;

şirk ve şüpheden arınmış,

iman esaslarına samimiyetle bağlı,

kötülüklerden korunmuş,

her türlü bidat ve hurafeden uzak,

dünya nimetleriyle şımarmayan,

kin, öfke, hile, gösteriş, haksızlık, kıskançlık, dünya sevgisi ve yalan gibi kalbî afetlerden temizlenmiş,

bütün benliğini Yüce Allah’a teslim etmiş bir kalptir.

Kur’an, kalbin hem müspet hem menfi eğilimlerinden söz eder.

Kalb-i selîm, Kur’an’ın müspet manada zikrettiği bütün kalp niteliklerini kuşatıcı bir üst kavramdır.

Kur’an’da müspet manada geçen kalpler şunlardır:

Akleden kalp (Hac 46)

Ürperen kalp (Enfal 2; Hac 35; Mü’minun 60)

Haşyet duyan kalp (Hadid 16)

Mutmain kalp (Enfal 10; Âl-i İmran 126; Ra‘d 28; Bakara 260)

Takvalı kalp (Hac 32; Hucurat 3)

Mümin kalp (Fetih 4; Hucurat 7; Mücadele 22)

Münîb kalp (Kaf 33)

Şefkatli ve merhametli kalp (Hadid 27)

Kalb-i selîm, bu niteliklerin tamamını içinde barındıran kemal hâlidir.

12) HALÎLULLAH OLMASI (خليلًا)

Halîl (خليل) kelimesi, فعيل veznindedir. Bu vezin Arapçada hem sıfat-ı müşebbehe, hem ism-i fâil hem de ism-i mef‘ûl anlamı taşıyabilir ve süreklilik arz eden vasıflar için kullanılır.

Halîl kelimesinin kök anlamı; muhabbetin nefse nüfuz etmesi, sevginin insanın bütün varlığını kuşatmasıdır. Bu sevgi, tıpkı okun hayvanın bedenini delip geçtiğinde bıraktığı iz gibi, derin ve kalıcı bir etki bırakır.

Zemahşerî, Keşşâf’ta halîli şu şekilde açıklar:

Senin yolunda seninle birlikte yürüyen kimse demektir.”

Zira الخُلّ, kum üzerinde oluşan yol anlamına gelir. Hz. İbrahim, Allah’ın yolunu kendisine rehber edinmiş, bu yolda iz bırakmış bir peygamberdir.

Nisa Suresi 125. ayette şu ifade yer alır:

وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا

Allah, İbrahim’i dost edindi.”

Bu ayette halîl, sadece duygusal bir yakınlığı değil; rızanın tamlığını, mutlak bir teslimiyeti ifade eder. Hz. İbrahim, Allah’ın rızasını hayatının her safhasında öncelik hâline getirmiştir.

Hanifliği, putperest kavmiyle mücadelesi, ateşe atılması, hicreti, oğlu İsmail ile imtihan edilmesi… Hayatındaki bütün bu süreçler, bu dostluğu pekiştiren imtihanlardır.

Bu teslimiyet, Necm Suresi 37. ayette ifade edilen:

Allah’ın emirlerini tastamam yerine getirdi” övgüsüne mazhar olmasına vesile olmuştur.

Cenâb-ı Allah’ın Hz. İbrahim’i halîl edinmesi, Kur’an’daki en güçlü yakınlık ifadelerinden biridir. Bu, onun kalbinin Allah sevgisiyle tamamen dolduğunu; bu sevginin bütün hücrelerine nüfuz ettiğini gösterir. Bu mertebe, kullar içinde yalnızca Hz. İbrahim’e nasip olmuştur.

Nisa 125. ayette halîlullah kavramı doğrudan Hz. İbrahim için kullanılmış olmakla birlikte, ayetin bütünlüğü; onun yolunu izleyen, teslimiyet ve ihsan üzere yaşayan kulların da bu dostluğa yönlendirildiğini müjdelemektedir.

Halîl kelimesi ve türevleri Kur’an’da 14 yerde geçmektedir.

13) MERHAMETLİ OLMASI

Merhamet denince akla Hz. İbrahim gelir. İsminin Arapça karşılığı olarak kullanılan “Ebu Rahîm (أبو رحيم)”, “merhametin babası” anlamını taşır.

Hz. İbrahim’in merhameti, hayatının her alanına sirayet etmiş, olması gereken en üst düzeyde tecelli etmiştir. Hassas bir gönle, naif bir dile ve kolaylığa dayalı bir muamele anlayışına sahiptir. Bu üç özelliğin bir arada bulunabilmesi için zeminde hiçbir dünyevî menfaatin olmaması gerekir; tıpkı Hz. İbrahim’de olduğu gibi.

Efendimiz (s.a.v), peygamberler arasında Hz. İbrahim’e özel bir muhabbet beslemiştir. Bu sevginin nişanesi olarak, Mısırlı Mariye’den olan oğluna İbrahim adını vermiş ve Ebu İbrahim künyesiyle anılmak istemiştir.

Merhamet, insanın insan kalabilmesinin en temel vasıflarından biridir. Gerçek davetçi; ihanete uğramış, yurdundan çıkarılmış, iftiraya maruz kalmış olsa bile, kendisine zulmedenler için bile hayır temennisinde bulunabilendir. Yasin Suresi 26. ayette anlatılan elçinin

Keşke kavmim bilseydi…”

deyişi, bu merhametin en çarpıcı örneklerindendir.

Bu sebeple davetçiler, davetleri karşılığında hiçbir ücret; ne şan, ne şöhret, ne menfaat, ne de çıkar beklerler.

Hz. İbrahim’in Kur’an’da geçen merhameti çok yönlüdür:

1. Günahkâr kavmi için içten ve ısrarlı dua etmesi

(Şuara 86; İbrahim 36–37)

Hud Suresi 75. ayette, meleklerin Lut kavmini helâk için geldiklerini haber verdikleri sahnede Hz. İbrahim’in derin merhameti çarpıcı biçimde görülür. Kavim son derece azgın olmasına rağmen, İbrahim (a.s) helâkin ertelenmesi için adeta araya girer; bu, şefkatten kaynaklanan bir müdafaadır.

2. Kavmini kırmadan, en yumuşak dili kullanarak tebliğ etmesi

(Şuara 69–82; En‘âm 74–83; Meryem 41–48)

Babacığım…”,

Size bir zarar gelmesinden endişe ediyorum…”

gibi ifadeler, onun merhamet yüklü üslubunun göstergesidir.

Meryem 47. ayette, babası tarafından kovulmasına rağmen beddua etmemesi merhametinin zirvesidir.

3. Tövbe eden günahkârlara sürekli kapı aralaması

(Bakara 260; İbrahim 41; Hud 75)

Hz. İbrahim’in dinî psikolojisinde, insanın dönüşebileceğine dair güçlü bir iman vardır.

Hud 75’te geçen “evvâh” sıfatı, onun yufka yürekli ve başkası için yanan bir gönle sahip olduğunu gösterir.

4. İnsanlar için dua eden, ümmeti için kalbi yanan peygamber olması

(Bakara 128–129, 201; İbrahim 35–41)

Dualarının merkezinde insanların dünya ve ahiret selameti vardır.

5. Mazlumlara sahip çıkması (Lut’a desteği)

(Ankebut 31–32)

6. Misafire ikram ve gönül alması

(Zariyat 24–30)

7. Hayvanlara karşı merhameti

(Bakara 260 tefsirleri bağlamında)

14) ULÜ’L-AZM PEYGAMBERLERDEN OLMASI

Azm (عزم): Kesin karar, sağlam niyet, istek, enerji ve çaba demektir.

Azime (عَزِمَ): Bir işi yapmaya ve onu tamamlamaya yönelik olarak kalbi sıkıca bağlamak, kesin karar vermek ve bu uğurda tereddütsüz ilerlemek anlamına gelir.

Âzim (عازم): Bir işi yapmaya, bir yere gitmeye ya da bir konuyu çözmeye kesin karar verip, iradesini ve imkânlarını sonuç alıncaya kadar sebatla ortaya koyan kimsedir.

Azîmet (عازيمة): Hiçbir şeyin etkisinde kalmadan, kararlılıkla yolunda yürümektir.

Azim sahibi (اولو العزم) olmak ne demektir?

Zorluk karşısında çözülmemek (dayanıklılık, metanet, istikrar),

Verilen görevi kararlılıkla uygulama azmi göstermek,

Uzun soluklu bir mücadeleyi sürdürebilecek iradeye sahip olmak.

Peygamberlerin tamamı mı, bazısı mı azim sahibidir?

Ahkaf Suresi 35. ayette, peygamberlerin azim sahibi oldukları ifade edilir:

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُولُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ

46.35:

(Ey Muhammed!) O hâlde, yüksek azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret…”

Bu ayet çerçevesinde iki görüş ortaya çıkmıştır:

1) Bazısı azim sahibidir

Ayette geçen مِنَ الرُّسُلِ ifadesindeki min (من) edatının teb‘îz (bazılık) ifade ettiği kabul edilir.

Bu yoruma göre anlam şöyledir:

Azim sahibi olan peygamberlerden bir kısmı gibi sabret.”

Bu görüşe göre:

Peygamberlerin tamamı azim sahibi değildir.

Ulü’l-azm, belirli bir peygamber grubunu ifade eder.

Bu anlayış yaygın kabul görmüştür.

Bu görüşü savunanlar, şu gerekçelere dayanırlar:

Tâhâ 115: Hz. Âdem için “onda bir azim bulamadık” buyrulmuştur. Çünkü Allah’a verdiği sözü yerine getiremeyerek yasak ağaca yaklaşmıştır.

Kalem 48: “Hût sahibi gibi olma” ifadesiyle Hz. Yunus’un, öfkesine yenik düşerek görev yerini terk etmesi eleştirilmiştir.

Bu sebeple Hz. Âdem ve Hz. Yunus’un, söz konusu bağlamda azim sahibi kabul edilmedikleri; buna karşılık Ahzâb 7. ayette isimleri geçen peygamberlerin ulü’l-azm olduğu söylenmiştir:

Ahzâb 7:

Nûh, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa.

2) Hepsi azim sahibidir

Bu görüşte ise مِنَ الرُّسُلِ ifadesindeki min edatının beyâniyye olduğu kabul edilir.

Beyâniyye, kapalı olan manayı açıklamak için kullanılır.

Bu yoruma göre ayetin anlamı şöyledir:

Azim sahibi olan, yani azim sıfatıyla nitelenen tüm peygamberlerin sabrı gibi sabret.”

Bu durumda:

Ulü’l-azm, tüm peygamberleri kapsayan bir vasıf hâline gelir.

Yani bütün peygamberler azim sahibidir.

Taberî ve Mâturîdî’ye göre ulü’l-azm, özel bir peygamber sınıfı değil, peygamberliğin bizzat kendisidir.

Onlara göre azim; imtihanlar karşısında Allah’ın emrine göre direnen, geri adım atmayan ve büyük sabır gösteren kimselerin ortak niteliğidir.

Çünkü:

Peygamberlik görevinin ağırlığı,

Tebliğde sabır,

İmtihanlarda metanet

tüm peygamberlerde ortak özelliklerdir.

Bu anlamda kendilerine nebîlik verilen tüm peygamberler, güç ve imkânlarını sonuna kadar kullanarak davetlerini yılmadan, usanmadan ve büyük bir kararlılıkla sürdürmüşlerdir. Bu yönüyle hepsi ulü’l-azm, yani azimet sahibi peygamberlerdir.

15) ÜSVE-İ HASENE OLMASI (أسوة حسنة)

Üsve-i hasene, güzel örneklik demektir. Kur’an’da bu ifade üç yerde geçer:

Mümtehine 4 ve 6: Hz. İbrahim için,

Ahzâb 21: Hz. Muhammed (s.a.v) için.

Bu iki peygamberin hayatı, inananlar için tartışmasız bir rol model niteliği taşır.

Hz. İbrahim, hayatının her alanında örneklik sergilemiştir. Baba, eş, evlat, davetçi, mücadele insanı olarak; hayata dair her durumda model olabilecek bir peygamberdir.

O, tüm güzel hasletlerin temelini teşkil etmiş; bu sebeple “tek başına bir ümmet” olarak nitelenmiştir. Kendinden sonra gelenler ona bağlanmış, onu örnek almış ve onun davasını sürdürmüşlerdir.

Âl-i İmran 68. ayet, bu örnekliğin devamlılığını vurgular.

Hz. İbrahim’in teslimiyeti, hanifliği, kânit oluşu, evvâh, şâkir, münîb, vefakâr, halîm oluşu, kalb-i selîm sahibi olması, halîlullah oluşu ve merhameti; insanı güzelleştiren ve yücelten hasletlerdir.

Bu güzel ahlâk, onu tarihe altın harflerle yazdırmış; onu rol model edinmek dünya ve ahiret saadeti olarak sunulmuştur.

Hz. İbrahim’i yoldaş edinmek; onun dinini din, davasını dava, ahlâkını ahlâk edinmek ve teslimiyetini sürdürebilecek azim ve kararlılığı kuşanmak, müminlerin şiarı olmalıdır.

16) ULÛ’L-EYD VE’L-EBSÂR (أولي الأيد والأبصار)

Bu vasıf, Sâd Suresi 45. ayette geçmektedir:

Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.”

Eyd, el anlamına gelmekle birlikte mecaz olarak güç, kuvvet, destek ve etkinlik anlamlarını taşır.

Basar, yalnızca bakmak değil; tecrübeye dayalı içgörü, seziş ve hakikati yanılmadan kavrayabilme anlamını ifade eder. Bu yönüyle nazar (incelemeye dayalı bakış) ve re’y (bilgiye dayalı görüş) fiillerinden ayrılır.

Bu kavramlar ışığında ayet şöyle anlaşılabilir:

İbrahim, İshak ve Yakub; dini yaşama ve yaşatma konusunda güçlü bir iradeye, Allah’ın hükümlerini uygulamada ve rızasını kazanmada ise derin bir basirete sahiptirler. Ellerindeki güçle güzel işler yapmış, basiretleriyle de doğru düşünce ve sağlıklı yöneliş ortaya koymuşlardır.

Sâd Suresi 46. ayette, bu gücün kaynağı açıklanır:

Ahiret yurdunu merkeze almaları.

Bu bilinç, onların dünyada güzel ameller üretmelerini sağlamıştır. Amaçları, yaşanılır bir dünya bırakmak ve kalıcı bir ahiret bilinci oluşturmaktır.

17) MUSTAFEYNE'L AHYAR (مصطفين الاخيار)

Sad suresi 47. Ayette geçmektedir:

وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ ﴿٤٧-٣٨﴾

38.47: Onlar bizim yanımızda seçkinlerden, hayırlılardandı.

El Mustafeyne  İbrahim, İshak, Yakup yani dede, oğul, torun için geçmektedir. Bunların seçkin olmaları, yaşantılarında sergiledikleri itaatleri, tutum ve davranışlarından ileri gelmektedir.

       “ Şüphesiz onlar en hayırlı seçilmişlerdendir veya iyilerin seçilmişlerindendir” demektir.

      Elmustafeyne kökü( صفى ) bir nesnenin saf, halis, temiz olanı demektir.

      İftial vezninin ismi mef’ulü olan المصطفين en saf seçilmiş olanlar demektir.

         İftial veznine giren bir fiil dönüşüklülük ve işlenilen fiilde gayret, zorlama ve istek bildirir. Yani Allah'ın bunları seçişinde hak edilmişlik ve işe namzet olmak vardır.

18)HARRU SUCCEDEN VE BUKİYYA ( خرُّوا سُدَّا وَ بُكِيّا)

Meryem suresi 58. ayette şöyle geçmektedir:

اُولٰئِكَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْرَایٖٔلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا  ﴿Secde- ﴿٥٨-١٩﴾

19.58: İşte bunlar, Âdemʼin ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahimʼin, Yakubʼun ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmânʼın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.

      “Ağlayarak secdeye kapanırlardı. خروا سجدا و بكيا

      Duyulabilecek bir ses çıkararak düşmeye خَرَّ denir . Dildeki kullanımına bazı örnekler şöyledir:

 خرّ الماء su çağladı ya da şarıldadı.

  خَرَّ البناء bina çöktü .

  خرّ الرّجل   adam öldü şeklinde kullanımları mevcuttur.

       Harra( خرّ ) ; çok olan bir durumun akabinde gelen sarsıntının yaşattığı durumun ifadesidir. Bazen bayılma hissinin oluşması, dermanın kesilip yere düşmesi bazen de acziyet ifadesini gösterir. İnananlar için bu ifadenin kullanılması Allah'a karşı gösterilen tazim ifadesidir.

       Meryem suresi 58’de kıssası anlatılan peygamberlerin övgüye mazhar sıfatları anlatılıyor.  Rahman'ın ayetleri kendilerine okunduğunda ağlayarak secdeye kapanmaları, vahiy karşısında ki saygınlıkları  ve teslimiyetlerinin boyutunu gösterir.

       Kainat ayetlerinin okunması şeklinde de anlaşılabilir. Zira kainatta var olan her bir eser, müessirinin eserini haykıran binlerce mucizeye sahiptir. Bu ayetlerdeki mucizeleri görebilen göz ve gönül kendi acziyetini anlayıp da Yaradanına secde eder, boyun büküp ona teslim olur.

        Bu ayette secdeye kapanmaları ile övülen kulluklarına dikkat çekiliyor. İlahi kudreti idrak ile secdeye kapanma tam bir teslimiyet, tevazu ve kulluk bilinci oluşturur..

 19) RÜŞT VERİLMESİ  ( اتينا إبراهيم رشده)

       Hazreti İbrahim'e rüşd verildiği ile ilgili ayet Enbiya suresi 51. ayette geçmektedir.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا اِبْرٰهٖيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهٖ عَالِمٖينَ ﴿٥١-٢١﴾

21.51: Andolsun, daha önce de İbrahimʼe doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.

       Rüşd( رُشْد ); fiziksel gelişmenin ötesinde, fikri olgunluk düzeyine erişmeyi ifade eder. Bu kavram; doğru yolu izleme, aklı başında olma, kendi ayakları üzerinde durabilme, iyiyi kötüyü birbirinden ayırt edebilecek niteliklere sahip olma gibi olgunluk ifadelerini içermektedir.

         Hz İbrahim'e ‘rüşd'ün verilmesi demek; doğru yola erişecek olgunluk, muhakeme yeteneğine sahip olmasıdır. Melekut alemini sorgulayarak, sanattan sanatkarı, eserden müessiri bulacak yeteneğe, olgunluğa sahip olmuştur.

        En’am suresi 75'te kendisine verilen rüşt ile melekut alemini sorgulayarak, babası ve kavmine karşı Allah'ın varlığını ve Rablık sıfatını delillendiriyor.

وَكَذٰلِكَ نُرٖى اِبْرٰهٖيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنٖينَ ﴿٧٥-٦﴾

6.75: İşte böylece İbrahimʼe göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı  gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.

20) SALİHLERDEN OLMASI(لمن الصالحين)

       Salihlerden olması Nahl suresi 122. ayeti kerime de geçmektedir.

وَاٰتَيْنَاهُ فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَاِنَّهُ فِى الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحٖينَ ﴿١٢٢-١٦﴾

16.122: Ona dünyada iyilik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.

صلح fesatın zıttıdır. Kendini düzeltmek, ıslah edici ameller yapmaktır.

    Salihlerden olması ve özellikleri Nahl  suresi 120. ayetten itibaren şöyle sıralanmıştır:

1) Tek başına ümmet oluşu (kendisine uyulan, örnek alınan)

2) Kânit olması (Allah'ın emirlerine amade, ona ram olmak)

3) Hanif olması (Allah'ı birleyen, şirkten uzak)

4) Müşriklerden olmaması

5) Allah'ın nimetlerine şükredici olması

6) Allah'ım onu nebi olarak seçmesi

7) Dosdoğru yola iletilmesi

8) Dünyada da güzellik verilmesi

 (kendinden sonra gelen gerek Yahudi, Hristiyan gerekse Müslümanlar tarafından hayırla yad edilmesi dünyada verilen güzelliktir.)

Şuara suresi 84. ayette ‘’sonrakiler içinde benim için güzel yad edilme lütfu ver" şeklindeki duasına icabet edildiğini görüyoruz.

9) Ahirette de salihlerden olması.

 Yine Şuara suresi 83. ayetinde ‘’bana hüküm ihsan et ve beni salihler zümresine kat" duasına  icabet edilmiştir.

21) SIDDIK OLMASI (كان صديقا نبيّا)

Meryem suresi 41 ayette geçmektedir:

وَاذْكُرْ فِى الْكِتَابِ اِبْرٰهٖيمَ اِنَّهُ كَانَ صِدّٖيقًا نَبِيًّا ﴿٤١-١٩﴾

19.41: Kitapʼta İbrahimʼi de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.

       Sıddık, ahlaki değerlerin en temel unsurunu teşkil eder. Her yerde, her konuda doğruluğa sarılmaktır. Doğru sözlü olmak, doğru davranmak müminin şiarı ve temel karakteri olmalıdır. Kur'an'da sadakat; sözde, düşüncede, niyette, inançta, amelde doğruluk içerisinde olabilecek anlam genişliğine sahiptir.

     Sıdk, özün söze uygun olmasıdır. Fiil ve davranışlarda doğruluk, insanın amellerinin görünen yönü ile ilgilidir. Amelde doğruluk, tutum ve davranışlarda riyadan uzak olmaktır. Kişi söyledikleri ile karşısındakini yanlışa sürüklüyorsa sözel açıdan dürüst değildir. Eğer yaptıklarıyla yanlışa sürüklüyorsa o zaman da davranışsal açıdan dürüst değildir.

     Sıddık mübalağa kalıbıdır, sadakati çok olan kimse demektir. Bu kimse Allah'a ve elçisine iman konusunda derin sadakate sahip olandır. Adeti doğruluk olan kimseler için kullanılır.

 .كان صديقا ifadesinde ki كان ile ibarenin gelmesi sıddık bir nebi olarak bulundu, idi. Yani varoluşunun başlangıcından beri bu vasıfla vasfedilmiştir. Babasını ve kavmini tebliğe davet ederken sıddık ve peygamberlik hususlarını üzerinde taşıyan biri idi, demek olur.

Peygamberler dualarında Şuara suresi 83. Ayette olduğu gibi "bizi salihlerden kıl" geçtiği halde "bizi sıddıklardan kıl" geçmez. Kanaatimizce minimal düzeyde de olsa herkesin yapıp  cennet’e dahil olabileceği ortalama bir seviyeyi tutturmak olabilir.

 Nisa suresi 69. ayet-i kerimede peygamberlerden sonraki sıralama şöyledir:

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحٖينَ وَحَسُنَ اُولٰئِكَ رَفٖيقًا ﴿٦٩-٤﴾

4.69: Kim Allahʼa ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allahʼın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.

Ayette ifade edildiği üzere sıralama peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimseler... şeklindedir. Her peygamber hem sıddık hem şehit hem de salihtir. Ancak her salih kimse peygamber değildir. Salihlerden olmak en minimal düzeydir. Herkesin yapıp da peygamberlerle beraber olabileceği bir makam olup, inananları salih olmaya, salih davranışlar yapmaya teşvik etmektedir.

Yine bunun gibi bir ayet de müslim kelimesi ile alakalı olarak Ali İmran suresi 67. ayette geçmektedir.

Ayet, Hz İbrahim'i ‘Hanif bir Müslümandı’ şeklinde niteliyorken, ‘Hanif bir Mümindi’ şeklinde nitelememektedir. Hatta Bakara Suresi 128'de Hazreti İbrahim, oğlu İsmail ile Kabe'nin temellerini yükseltirken hem kendileri için müslüman olarak hem de soyları için müslüman kimseler meydana getirmesi için dua etmiştir.

 Yine buradaki ifadede de “ mümin kimseler” dememiştir. Oysa ki mümin olmak, müslüman olmaktan daha evladır. Sözünü ettiğimiz Ali İmran suresi 67 ve Bakara suresi128. ayetler şu şekildedir

مَا كَانَ اِبْرٰهٖيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ كَانَ حَنٖيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ ﴿٦٧-٣﴾

3.67: İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allahʼı bir tanıyan, hakka yönelen) bir Müslümandı. Allahʼa ortak koşanlardan da değildi.

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ ﴿١٢٨-٢﴾

2.128: 'Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.'

Bu ayetlerde de aynı sebepten dolayı inananları İslam olmaya teşvik amaçlı, minimal düzey de olsa müslim olun anlayışı için kullanmış olması muhtemeldir .

 

22) MÜMİN KULLARDANDIR

Saffat suresi 111. ayette Hz İbrahim için geçmektedir

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنٖينَ ﴿١١١-٣٧﴾

37.111: Çünkü o müʼmin kullarımızdandı.

      Mü'min ifadesi امن kelimesinden türeyen ismi faildir. امن gönül huzuru ve korkunun bertaraf olmasıdır .مؤمن   ise inandığı değerlere güvenen ve bu güvene layık hareketlerle kendisine de güvenilen demektir.

Bu ayette de görüldüğü üzere Hz İbrahim, Cenab-ı Allah katında mümin kullarımızdandır, diye kayıtlandığı halde Hz İbrahim dualarında ‘mümin kulların arasına bizleri dahil et’ talebinde bulunmamıştır. Bundan da duasında ümmet bilinci ile hareket ettiğini ve dini kolaylık ilkesine dayandırmak olduğunu gösteriyor.

‘Mümin kullarımızdandır’ ifadesi  Hz İbrahim dışında

 Saffat suresi 81’ de Hz Nuh için,

Saffat suresi 122’ de Hz Musa ve Hz. Harun için,

 Saffat suresi 132’ de Hz. İlyas için geçmektedir.

Hazreti İbrahim'in davasını dava , ahlakını ahlak edinmek en büyük niyazımızdır .

TUBA BAŞARAN
DENEME MESAJI