HZ İBRAHİM VE AHLAKİ VASIFLARI
Kur'an-ı
Kerim'in inşa etmek istediği ideal insan tasavvuru ve ahlak nizamı, soyut
teorilerden ibaret kalmayıp peygamberlerin hayat hikayeleri üzerinden somut ve
canlı birer modele dönüştürülmüştür. Bu tarihsel ve teolojik modellerin zirve
şahsiyetlerinden biri, şüphesiz Hz ibrahim'dir. Kur'an'ın 210 ayetinde, mekki
ve Medeni surelerin sarsıcı üslubuyla geniş bir çerçevede ele alınan İbrahim'i
kıssa; yalnızca tarihsel bir anlatı değil, insanlığın fıtri kodları ile buluşma
ve vahyin rehberliğinde Kemale erme serüvenidir. Hazreti İbrahim, putperest Bir
toplumun karanlığından aklı Selim ve basiretle sıyrılarak ulaştığı saf Tevhid
inancını, hayatının her safhasında ete kemiğe büründürmüştür. Kur'an'ın ona
affettiği her bir kavram haniflikten vefakarlığa, kalbi selim'den halilliğe
kadar bireysel bir dindarlık seviyesinden öte, kıyamete kadar insanlığın önünü
aydınlatacak evrensel bir ahlak manifestosudur. Bu çalışma kur'an-ı Kerim'in
satır aralarında nakış nakış işlenen bu ahlaki ve imani vasıfları dilsel
kökenleri, bağlansal derinlikleri ve sistematik yapıları çerçevesinde
inceleyerek,” milleti İbrahim” olmanın felsefi ve pratik boyutlarını ortaya
koymayı amaçlamaktadır.
HZ. İBRAHİM’İN KUR’AN’DA GEÇEN AHLAKÎ
VE İMANÎ VASIFLARI
1) HANÎF OLMASI (حنيف)
Hanîf
(حنيف) kelimesi, ayağın içe doğru eğrilmesi anlamındaki hanef kökünden
türemiştir. Istılahî anlamda ise eğrilikten uzaklaşıp istikamete yönelen,
batıldan yüz çevirerek hak olana meyleden kimse demektir.
Hz.
İbrahim, En‘âm Suresi 79. ayette kendisini açıkça hanîf olarak tanımlar:
اِنّٖى
وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذٖى فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَنٖيفًا وَمَا اَنَا
مِنَ الْمُشْرِكٖينَ
(En‘âm
6/79)
“Ben
yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene, hanîf olarak çevirdim. Ben
müşriklerden değilim.”
Hanîf
vasfı, Kur’an’da yedi ayette doğrudan Allah tarafından Hz. İbrahim’e isnat
edilmiştir. (Bakara 2/135; Âl-i İmrân 3/67, 95; Nisâ 4/125; En‘âm 6/161; Nahl
16/120, 123)
Örneğin
Bakara Suresi 135. ayette şöyle buyrulur:
قُلْ
بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ
“De
ki: Hayır! Biz, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden
değildi.”
Kur’an’da
hanîf kelimesi toplam 12 yerde geçmektedir:
10’u
tekil,
2’si
çoğul (حنفاء) formundadır.
Tekil
kullanımların 8’i doğrudan Hz. İbrahim içindir.
Hz.
İbrahim’in hanîf oluşu; fıtratını takip ederek, bir ve tek olan Allah’a iman
etmesi, O’na yönelmesi ve teslim olmasıdır. O, putperest kavminin batıl
inançlarından bilinçli bir kopuşla uzaklaşmış, saf tevhid çizgisinde Allah’a
yönelmiş bir muvahhittir.
Bu
yöneliş, Rum Suresi 30. ayette dinin fıtratla olan ilişkisi bağlamında genel
bir ilke olarak ortaya konur:
فَاَقِمْ
وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا
(Rûm
30/30)
“Hakka
yönelen biri olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı
fıtrata sımsıkı tutun.”
Ayette
geçen fıtrat (فطرة), insanın yaratılışta sahip olduğu hem ruhi hem de aklî
temel eğilimleri ifade eder. “Fıtratallah” ise Allah’ın insana yerleştirdiği
kendini ve Rabbini tanıma istidadıdır.
Hz.
İbrahim, bu fıtrî kodları örtmeden takip etmiş, böylece hanîflik vasfını
kazanmıştır. Nahl Suresi 123. ayette ise fıtratın üzeri örtülmüş insanlığa,
hanîf olan İbrahim’in yoluna tabi olma çağrısı yapılır.
2) MİLLET-İ İBRAHİM OLMASI (ملة إبراهيم)
Millet
kelimesi م ل ل kökünden gelir. Kök anlamları arasında:
imla
etmek, dikte ettirmek,
yazıyla
sabitlemek,
süreklilik
kazandırmak, kalıcı hale getirmek anlamları yer alır.
Bu
anlamlardan hareketle millet;
“İlahi
otorite tarafından belirlenmiş, yazıyla ve uygulamayla sabit kılınmış inanç ve
hayat sistemi” olarak tanımlanabilir.
Kur’an’da
millet kelimesi türevleriyle birlikte 15 yerde geçer;
bunların
8’i Hz. İbrahim’e izafe edilmiştir.
Nisâ
Suresi 125. ayette şöyle buyrulur:
وَاتَّبَعَ
مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا
“Hakka
yönelen İbrahim’in dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim vardır?
Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.”
Millet-i
İbrahim, tevhid inancının fıtrata dayalı saf hâlinin, ilahî vahiy ile
kurumsallaşmış ve örneklenmiş biçimini ifade eder.
Hanîflik,
bireyin fıtrî yönelişini anlatırken;
millet-i
İbrahim, bu yönelişin vahiy tarafından tasdik edilmiş, toplumsal ve tarihsel
bir modele dönüşmüş hâlidir.
Hz.
İbrahim, fıtratla ulaştığı tevhide vahiy ile desteklenen bir elçi olmuş;
böylece millet-i İbrahim, fıtrat + vahiy bütünlüğünün ilk tarihsel temsilcisi
hâline gelmiştir.
3) TEK BAŞINA ÜMMET OLMASI (أمة واحدا (
Kur'an'da
"ümmet" (أمة) kelimesi yalnızca bir insan topluluğunu ifade etmez.
Kelime, ا م م (e-m-m) kökünden gelir ve yönelinen merkez, kaynak, önder ve aynı
gaye etrafında birleşen topluluk anlamlarını taşır. Bu sebeple ümmet, sadece
kalabalık bir insan topluluğu değil; ortak bir inanç, ahlâk ve hedef etrafında
şekillenen canlı bir birliktir.
Kur'an'da
ümmet kelimesi :
aynı inancı paylaşan toplumlar (Bakara 213),
her
peygamberin kendi kavmi (Yûnus 47),
inkârcı topluluklar (Mü'minûn 44),
belirli bir zaman dilimi (Hûd 8) hatta
hayvan toplulukları (En'âm 38)
için kullanılır. Ancak bu kullanımlar içinde
en dikkat çekici olanı, tek bir insanın "ümmet" olarak
nitelendirilmesidir.
"Şüphesiz
İbrahim, Allah'a gönülden itaat eden, hakka yönelen bir ümmet idi. O, Allah'a
ortak koşanlardan değildi." (Nahl 16/120)
Bu
ayette Hz. İbrahim'e "ümmet" denilmesi, onun tek başına bir topluluk
olduğu anlamına gelmez. Aksine o, bir ümmette bulunması gereken bütün imanî,
ahlâkî ve tevhidî özellikleri şahsında toplayan örnek bir önderdir.
Hz.
İbrahim, yaşadığı toplum putperestliğe sapmış olmasına rağmen tevhidden taviz
vermemiş; tek başına hakikati temsil etmiş, Allah'a teslimiyetin, hikmetin ve
ahlâkın sembolü hâline gelmiştir. Bu yönüyle o, sayıca yalnız olsa da temsil
ettiği değerler bakımından bir ümmet kadar güçlüdür.
Nitekim
Kur'an, daha sonra gelen bütün peygamberleri ve müminleri de Hz. İbrahim'in
izinden gitmeye çağırır. Böylece Hz. İbrahim yalnızca kendi döneminin değil,
bütün tevhid ehlinin ortak atası ve örneği hâline gelir. Onun "ümmet"
olarak anılması, temsil ettiği hakikatin nesiller boyunca yaşayacağını da ifade
eder.
Dolayısıyla
Nahl 120'deki "ümmet" ifadesi, Hz. İbrahim'in tek başına bütün bir
tevhid geleneğini temsil eden, insanları hakka yönelten ve sonraki nesillere
örnek olan bir önder oluşuna işaret etmektedir. Burada sayı değil; temsil
ettiği iman, ahlâk ve dava büyüklüğü öne çıkarılmaktadır.
4) MÜSLİM OLMASI (مسلم)
س ل م (s-l-m) kökü; barış, esenlik, güven ve teslimiyet anlamlarını taşır. Aynı
kökten türeyen İslâm, insanın iradesini bilinçli bir tercihle Allah'a
teslim etmesini; Müslim ise bu teslimiyeti hayatının tamamına yansıtan
kimseyi ifade eder. Dolayısıyla Kur'ân'da Müslim olmak, yalnızca bir dine
mensubiyetin adı değil; Allah'ın hükmüne gönüllü olarak boyun eğen bir kulluk
bilincidir.
Bakara
Suresi 131. ayette bu hakikat Hz. İbrahim'in şahsında şöyle dile getirilir:
اِذْ
قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ ۙ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ
"Rabbi
ona, 'Teslim ol!' buyurduğunda o, 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum.' dedi."
(Bakara 2/131)
Hz.
İbrahim'in "أَسْلَمْتُ (Teslim oldum)" ifadesini mazi (geçmiş zaman)
sigasıyla kullanması, onun teslimiyetinin geçici bir duygu veya anlık bir karar
olmadığını; kesinleşmiş, kökleşmiş ve hayatının tamamını kuşatan bilinçli bir
tercih olduğunu gösterir. Bu teslimiyet, yalnızca diliyle ikrar ettiği bir söz
değil; putları terk edişinde, ateşe atılışında, hicretinde, Kâbe'yi inşa
edişinde ve oğlunu kurban etmeye yönelişinde fiilen ortaya koyduğu hayat
tarzıdır.
Hz.
İbrahim, bu teslimiyetin yalnızca kendisiyle sınırlı kalmasını istememiş;
Kâbe'yi İsmail ile birlikte inşa ederken şöyle dua etmiştir:
"Rabbimiz!
Bizi sana teslim olmuş iki Müslüman kıl; soyumuzdan da sana teslim olmuş bir
ümmet çıkar." (Bakara 2/128)
Bu
dua, İslâm'ın yalnızca bireysel bir kulluk değil; nesilden nesile taşınması
gereken bir tevhid mirası olduğunu göstermektedir.
Nitekim
Kur'ân, Hz. İbrahim'in bu duasına Ali İmrân Suresi'nde cevap verir:
"İbrahim,
ne Yahudi idi ne de Hristiyan; fakat o, hakka yönelen bir hanîf ve Allah'a
teslim olmuş bir Müslim idi. O, müşriklerden de değildi." (Âl-i İmrân
3/67)
Böylece
Kur'ân, Hz. İbrahim'i herhangi bir etnik veya tarihî kimlikle değil; hanîf ve
Müslim vasıflarıyla tanımlar. Bu yönüyle Hz. İbrahim'in Müslim oluşu, belirli
bir döneme veya ümmete ait bir kimlik değil; bütün peygamberlerin ortak tevhid
çizgisini temsil eden evrensel bir teslimiyet bilincidir.
5) EVVÂH OLMASI (أواه)
Evvâh (أَوَّاه) kelimesi, أوه kökünden türemiş mübalağa sigasında bir ism-i fâildir. Kök
anlamında; iç çekmek, gönülden "ah" etmek, derin bir sızı duymak,
acıyı yüreğinde hissetmek ve içten dua etmek anlamları vardır. Bu sebeple evvâh;
başkalarının acısı karşısında yüreği sızlayan, merhameti son derece güçlü,
çokça dua eden, Allah korkusu ve sevgisiyle içten içe yalvaran kimse demektir.
Kur'ân'da
bu sıfat yalnızca iki yerde geçer ve her iki ayette de Hz. İbrahim'i
nitelemektedir (Hûd 75; Tevbe 114). Bu durum, onun şahsiyetinde merhametin ne
kadar belirleyici bir vasıf olduğunu göstermektedir.
Hûd
Suresi 75. ayette şöyle buyrulur:
إِنَّ
إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ
"Şüphesiz
İbrahim çok yumuşak huylu (halîm), çok içli ve merhametli (evvâh), daima
Allah'a yönelen (münîb) bir kimseydi." (Hûd 11/75)
Bu
ayet, Hz. Lût'un kavmine gelecek ilahî azabın haber verilmesi üzerine Hz.
İbrahim'in meleklerle yaptığı konuşmanın ardından gelir. O, suçluların bile
hemen helâk edilmesini istememiş; onların kurtuluş ihtimalini düşünerek rahmet
kapısının açık kalmasını arzu etmiştir. Kur'ân, bu tavrı eleştirmemiş; aksine
onun halîm, evvâh ve münîb oluşunu övgüyle zikretmiştir. Böylece gerçek
müminin, ilahî adaleti inkâr etmeden ilahî rahmetin tecellisini arzulayan bir
gönül taşıması gerektiğini öğretmiştir.
Tevbe
Suresi 114. ayet ise Hz. İbrahim'in bu merhametinin aile çevresine nasıl
yansıdığını gösterir:
"...Şüphesiz
İbrahim çok içli (evvâh) ve yumuşak huyluydu." (Tevbe 9/114)
Hz.
İbrahim, kendisini inkâr eden ve putperestlikte direnen babası için uzun süre
bağışlanma dilemiş; ona karşı öfke ve nefret yerine şefkat ve merhametle
yaklaşmıştır. Ancak babasının Allah'a düşman olarak öldüğü kesinleşince, vahyin
çizdiği sınır gereği bu duasını sona erdirmiştir. Böylece Kur'ân, merhametin
sınırsız bir duygusallık değil; vahyin rehberliğinde dengelenmiş bilinçli bir
ahlâk olduğunu göstermektedir.
Psikolojik
açıdan bakıldığında evvâh, güçlü bir empati yeteneğine sahip olmayı ifade eder.
Hz. İbrahim, sadece kendi kurtuluşunu düşünen biri değil; çevresindeki
insanların hidayeti için kaygı duyan, onların acısını kendi yüreğinde hisseden
bir peygamberdir. Bu yönüyle o, merhameti zayıflık olarak değil; tevhid
mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak yaşamıştır.
Hz.
İbrahim'in evvâh oluşu, yalnızca çok dua eden bir kimse olduğunu değil;
insanlığın acısını yüreğinde taşıyan, hidayetleri için çırpınan, fakat bütün
merhametini vahyin belirlediği sınırlar içinde yaşayan örnek bir peygamber
olduğunu ifade etmektedir.
6) HALÎM OLMASI (حليم)
Hilm (حِلْم); öfke, kızgınlık ve tepki doğuran durumlar karşısında nefsi
kontrol altında tutmak, acele davranmamak, aklı ve hikmeti öfkenin önüne
geçirmek demektir. Hilm sahibi kişi, öfkelenmeyen değil; öfkelenmeye gücü ve
gerekçesi olduğu hâlde öfkesinin esiri olmayan kimsedir. Bu sebeple hilm, pasif
bir yumuşaklık değil; iradeyi, sabrı ve ahlâkî olgunluğu ifade eden aktif bir
erdemdir.
Arapçada
hilm, akıl anlamında da kullanılmıştır. Çünkü gerçek akıl, insanın sadece
doğruyu bilmesi değil; duygu ve öfke anında da doğru davranabilmesidir.
Öfkesini yönetemeyen kimse, aklını tam anlamıyla kullanamamış olur. Bu yönüyle
hilm, akl-ı selîm ile karakter olgunluğunun birleştiği yüksek bir ahlâk
seviyesidir.
Kur'ân'da
Halîm (حليم) kelimesi on beş yerde geçmektedir:
On
bir ayette Allah'ın ismi olarak,
İki
ayette Hz. İbrahim'in vasfı olarak (Hûd 75; Tevbe 114),
Bir
ayette Hz. Şuayb'a kavmi tarafından alaycı bir ifadeyle nispet edilerek (Hûd
87),
Bir
ayette ise Hz. İsmail'in vasfı olarak (Sâffât 101).
Allah'ın
Halîm ismi, O'nun sonsuz kudret sahibi olmasına rağmen kullarını hemen
cezalandırmayıp onlara tövbe ve ıslah için süre vermesini ifade eder. Bu ilahî
isimde, kudret ile merhamet; adalet ile mühlet verme birlikte tecelli
etmektedir.
Hz.
İbrahim hakkında ise şöyle buyrulur:
إِنَّ
إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ
"Şüphesiz
İbrahim çok halîm, çok içli ve daima Allah'a yönelen bir kimseydi." (Hûd
11/75)
Bir
başka ayette ise:
إِنَّ
إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ
"Şüphesiz
İbrahim çok içli ve çok halîm bir kimseydi." (Tevbe 9/114)
Bu
ayetlerin her ikisi de Hz. İbrahim'in son derece zor imtihanlar karşısındaki
vakarını ve karakter olgunluğunu yansıtır. O, putperest kavminin hakaretlerine
maruz kalmış, ateşe atılmış, yurdundan hicret etmek zorunda bırakılmış,
babasının düşmanlığıyla karşılaşmış; buna rağmen öfke ve intikam duygusuyla
hareket etmemiştir. Kavmine karşı hakikati kararlılıkla savunurken bile
ölçüsünü kaybetmemiş; babasına hitap ederken ise defalarca "Ey babacığım (يا
أبت)" diye seslenerek saygısını korumuştur. Bu tavır, hilm ahlâkının en
güzel örneklerinden biridir.
Hûd
Suresi'nde Hz. Lût'un kavmi hakkında meleklerle yaptığı konuşma da onun halîm
oluşunun ayrı bir tezahürüdür. Helâki hak etmiş bir toplum için bile rahmet
kapısının kapanmamasını arzulamış; ilahî hükme itiraz etmeksizin insanların
kurtuluş ihtimalini düşünmüştür. Böylece Kur'ân, halîm olmayı zayıflık değil;
merhamet ile hikmeti birlikte taşıyan güçlü bir karakter olarak sunmaktadır.
Psikolojik
açıdan bakıldığında hilm, yüksek düzeyde duygusal farkındalık, öfke kontrolü,
dürtü yönetimi ve empati becerisidir. Hilm sahibi insan, olaylara anlık
tepkiler vermez; öfkesini aklın ve vahyin rehberliğinde yönetir. Bu sebeple
hilm, güçlü kişiliğin en önemli göstergelerinden biridir.
Dikkat
çekici olan husus ise Kur'ân'ın Hz. İbrahim'i hiçbir zaman yalnızca halîm
olarak zikretmemesidir. Hûd Suresi'nde bu sıfat evvâh ve münîb vasıflarıyla
birlikte gelir. Böylece Kur'ân, onun şahsiyetini üç temel özellik üzerinde inşa
eder: Halîm, öfkesini hikmetle yöneten aklı; evvâh, merhametle dolu kalbi;
münîb ise her durumda Allah'a yönelen ruhu temsil eder. Bu üç vasıf
birleştiğinde Hz. İbrahim'in tevhid mücadelesinin sadece fikrî bir direniş
değil; aynı zamanda yüksek ahlâkın ve olgun kişiliğin de en güzel örneği olduğu
ortaya çıkar.
Sonuç
olarak hilm, öfkenin yokluğu değil; öfkeye rağmen adaletten, hikmetten ve
merhametten ayrılmamaktır. Hz. İbrahim'in hayatı, gücü yettiği hâlde
affedebilen, öfkelenmeye hakkı olduğu hâlde vakarını koruyabilen ve her durumda
vahyin rehberliğinde hareket eden bir peygamber şahsiyetinin en güzel
örneklerinden biridir.
7) MUNÎB OLMASI (منيب)
Munîb kelimesi, نوب (n-v-b) kökünden gelir. Bu kök; geri dönmek,
yönelmek, tekrar başvurmak ve sürekli müracaat etmek anlamlarını taşır.
İsm-i
fâil kalıbındaki munîb, yönünü sürekli Allah'a çeviren, her durumda O'na
başvuran, hayatının merkezine Allah'ı yerleştiren kimse demektir.
Bu
dönüş, sadece günah işledikten sonra yapılan bir tövbe değildir. Bilakis
nimetle karşılaşınca şükre, musibetle karşılaşınca sabra, kararsızlık anında
vahye yönelmeye dönüşen sürekli bir kulluk şuurudur. Munîb olmak, hayatın her
safhasında istikameti yeniden Allah'a göre belirlemektir.
Aynı
kökten gelen نائبة (nâibe) kelimesi ise insanın başına gelen musibet, sıkıntı
ve hayatın iniş çıkışlarını ifade eder. Bu anlam dikkate alındığında munîb;
hayatın değişen şartları karşısında savrulmak yerine, her defasında yeniden
Allah'a dönen ve O'na dayanarak yolunu bulan kişidir.
Kur'an'da
munîb ve türevleri toplam yedi ayette geçmektedir. Bunların beşi tekil, ikisi
çoğul formdadır. Hz. İbrahim için ise yalnızca Hûd Suresi 75. ayette
kullanılmıştır:
إِنَّ
إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ
"Şüphesiz
İbrahim çok halîm, çok içli (evvâh) ve daima Allah'a yönelen bir
kimseydi." (Hûd, 11/75)
Bu
ayetin bağlamı dikkat çekicidir. Hz. İbrahim, Lût kavmi hakkında hüküm vermek
üzere gelen meleklerle konuşmakta, onlar adına rahmet ümidini dile
getirmektedir. Böyle bir ortamda onun halîm, evvâh ve munîb sıfatlarının peş
peşe zikredilmesi tesadüf değildir. Merhameti onu insanlar için çırpınmaya sevk
etmiş; fakat yönünü ve hükmünü belirleyen yine Allah olmuştur. Böylece Kur'an,
gerçek merhametin vahiyden kopuk bir duygu değil, Allah'a yönelmiş bir bilinçle
değer kazandığını göstermektedir.
Hz.
İbrahim'in bütün hayatı munîb oluşunun somut örnekleriyle doludur. Putperest
toplumunu terk ederken, ateşe atılırken, ailesini Mekke'nin ıssız vadisine
bırakırken, Kâbe'yi inşa ederken ve oğlunu kurban etmekle emrolunduğunda her
defasında yönünü Allah'a çevirmiş; olayların değil vahyin rehberliğinde hareket
etmiştir. Onun teslimiyeti, yalnızca zor zamanlarda değil, hayatının her anında
Allah'a yönelen sürekli bir kulluk bilincidir.
Psikolojik
açıdan munîb olmak; insanın kriz anlarında yönünü kaybetmemesi, dış şartların
değil değerlerinin belirleyici olmasıdır. Modern insanın en büyük
problemlerinden biri, olaylar karşısında savrulmasıdır. Kur'an ise Hz.
İbrahim'i örnek göstererek, güvenin ve istikametin ancak insanın merkezini
Allah'a bağlamasıyla mümkün olacağını öğretmektedir.
Bu
sebeple munîb, yalnızca "Allah'a dönen kişi" değil; her durumda
yönünü yeniden Allah'a göre tayin eden, hayatını sürekli vahyin istikametine
döndüren olgun mümin demektir. Bu yönüyle munîb oluş, Hz. İbrahim'in bütün
ahlâkî vasıflarını bir araya getiren temel karakter özelliğidir.
8) KÂNİT OLMASI (قانت)
Kânit kelimesi, قنت (k-n-t) kökünden gelir. Bu kök; itaatte
sebat etmek, huşû içinde boyun eğmek, sürekli kulluk hâlinde bulunmak,
sessizlik ve derin saygıyla Allah'ın huzurunda durmak anlamlarını taşır.
Kânit,
yalnızca itaat eden kimse değildir; itaatini hayatının karakteri hâline
getiren, kulluğunda istikrar gösteren ve Allah'ın emrinden ayrılmayan kimse
demektir. Bu sebeple kânitlik, geçici bir ibadet hâli değil, ömür boyu devam
eden bir teslimiyet bilincidir.
Aynı
kökten gelen kunût (قنوت) ise namazdaki uzun kıyamı ve Allah huzurunda huşû ile
yapılan duayı ifade eder. Efendimize (s.a.v.):
"Hangi
namaz daha faziletlidir?" diye sorulduğunda,
"Kunûtu
en uzun olan namaz." buyurmuştur.
Bu
hadis, kunûtun yalnızca uzun süre ayakta durmak değil; Allah'ın huzurunda
bilinçli bir bekleyişi, derin saygıyı ve kalbî teslimiyeti ifade ettiğini
göstermektedir.
Kur'ân'da
kânit ve türevleri yaklaşık 13 defa geçmektedir.
Bir
defa Hz. İbrahim için (Nahl 120),
Birçok
ayette Allah'a gönülden bağlı müminler,
Erkek
ve kadın müminler (Ahzâb 35),
Hz.
Meryem (Tahrîm 12) gibi örnek şahsiyetler için kullanılmıştır.
Bu
durum, kânitliğin Kur'ân'ın övdüğü temel kulluk vasıflarından biri olduğunu
göstermektedir.
Hz.
İbrahim hakkında ise şöyle buyrulur:
اِنَّ
اِبْرٰهٖيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَنٖيفًا
"Şüphesiz
İbrahim, tek başına bir ümmetti; Allah'a gönülden itaat eden (kânit), hanîf bir
kimseydi." (Nahl 120)
Burada
dikkat çekici olan husus, "ümmet", "kânit" ve
"hanîf" kavramlarının peş peşe zikredilmiş olmasıdır. Çünkü Hz.
İbrahim'in ümmet oluşunun temelinde, Allah'a olan kesintisiz bağlılığı ve
kulluktaki istikrarı bulunmaktadır. O, yalnızca belirli zamanlarda ibadet eden
biri değil; hayatının her alanını Allah'ın rızasına göre düzenleyen örnek bir
kuldur.
Psikolojik
açıdan bakıldığında kânitlik, insanın karakter bütünlüğünü ifade eder. İnandığı
değerlerle yaşadığı hayat arasında çelişki bulunmayan, şartlar değişse bile
yönünü değiştirmeyen sağlam bir kişilik yapısını temsil eder. Hz. İbrahim'in
ateşe atılırken, evladını kurban etmekle emrolunduğunda, yurdundan hicret
ederken ve Kâbe'yi inşa ederken gösterdiği tavırların ortak noktası budur: Her
durumda aynı teslimiyet, aynı güven ve aynı kulluk şuuru.
Bu
sebeple kânitlik, yalnızca ibadet eden bir mümin olmayı değil; hayatın tamamını
Allah'ın huzurunda yaşama bilincini ifade eder. Hz. İbrahim'in örnekliği de tam
burada ortaya çıkar: O, kulluğu belirli zamanlara değil, ömrünün tamamına
yaymış; teslimiyeti geçici bir duygu değil, değişmeyen bir hayat ilkesi hâline
getirmiştir.
9) ŞÂKİR OLMASI (شاكر)
Şâkir, ش ك ر kökünden gelen ism-i fâildir.
Şükür, sözlükte nimetin üzerini örtmeyip onu açığa çıkarmak, görünür
hâle getirmek anlamına gelir. Bu sebeple şükür, nimeti sadece kabul etmek
değil; onu vereni tanımak ve nimetin gereğini yerine getirmektir.
Arapçada
kullanılan دابة شكور (dâbbetün şekûr) ifadesi, verilen yemi kısa zamanda
bedeninde gösteren, semizleşen veya bol süt veren hayvan için kullanılır. Yani
nimetin etkisi dışarıdan görülebilmektedir.
Buradan
hareketle Kur'an'daki şükür anlayışı; nimetin eserini hayat üzerinde görünür
kılmaktır. Şükür, sadece "elhamdülillah" demek değil; Allah'ın
verdiği nimeti O'nun razı olduğu istikamette kullanmaktır.
Bu
sebeple şükür farklı boyutlarıyla ele alınabilir:
Kalbin şükrü: Nimeti Allah'tan bilmek ve onu idrak etmek.
Dilin şükrü: Nimeti vereni hamd ile anmak.
Aklın şükrü: Nimetin sahibini tanıyıp O'na yönelmek.
Organların şükrü: Verilen imkânları Allah'ın razı olduğu işlerde kullanmak.
Malın şükrü: Allah'ın verdiğinden infak ederek nimeti paylaşmak.
Kur'an'da
şâkir kelimesi çeşitli türevleriyle birçok yerde geçer. Allah, kendisini
tanıyıp nimetlerini yerli yerince kullanan kullarını "şâkir" diye
nitelendirirken, Hz. İbrahim'i de bu vasıfla övmüştür.
Nahl
Suresi 121. ayette:
شَاكِرًا
لِاَنْعُمِهِ
"O,
Allah'ın nimetlerine şükreden bir kimseydi."
Burada
geçen لِأَنْعُمِهِ ifadesindeki "en'um" kelimesi cem'i kıllet
vezninde olup, nimetlerin çokluğunu değil; en küçük nimetleri bile ihmal
etmeyen bir şükür bilincini çağrıştırır. Hz. İbrahim, kendisine verilen her
nimeti Allah'a kulluğun bir vesilesi hâline getirmiş; hiçbir nimeti sıradan
veya değersiz görmemiştir.
Nitekim
ayetin hemen devamında Allah Teâlâ şöyle buyurur:
اجْتَبٰيهُ
وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ
"Allah
onu seçti ve dosdoğru yola iletti." (Nahl 121)
Bu
ifade, şükrün ilâhî seçilmişliğe ve hidayete vesile olduğunu göstermektedir.
Çünkü Kur'an'ın genel ilkesi de şöyledir:
"Eğer
şükrederseniz, size nimetimi mutlaka artırırım." (İbrahim 14/7)
Dolayısıyla
Hz. İbrahim'in şükrü; sadece diliyle hamd eden bir kul oluşu değil, hayatının
tamamını Allah'ın nimetlerini yerli yerince değerlendiren fiilî bir kulluğa
dönüştürmesidir. O, sahip olduğu evladı, malı, ilmi, makamı ve ömrü Allah
yolunda kullanarak şükrün en yüksek örneklerinden birini ortaya koymuştur. Bu
sebeple Kur'an'da şükür, yalnızca bir duygu değil; nimeti Allah'ın istediği
istikamette değerlendiren bilinçli bir hayat tarzıdır.
10) VEFAKÂR OLMASI (وفيّ)
Vefâ, و ف ي kökünden gelir. Bir şeyi eksiksiz yerine getirmek, verilen sözü
tam olarak tutmak, emanete riayet etmek ve üstlenilen sorumluluğu noksansız
tamamlamak anlamlarını taşır.
Kur'an'da
Hz. İbrahim'in bu vasfı, yalnızca Necm Suresi 37. ayette şu ifadeyle
zikredilir:
وَاِبْرٰهٖيمَ
الَّذٖى وَفّٰى
"Ve
sözünü eksiksiz yerine getiren İbrahim..." (Necm 37)
Burada
kullanılan وَفّى fiili, tef'îl babında gelmiştir. Bu yapı, fiilin yoğunluğunu,
sürekliliğini ve kemalini ifade eder. Yani Hz. İbrahim, kendisine verilen
görevlerin bir kısmını değil; tamamını eksiksiz yerine getirmiştir.
Kur'an,
bu vefanın en açık örneğini Bakara 124. ayette açıklar:
"Rabbi
İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan etti; o da onları tam olarak yerine
getirdi..."
Buradaki
"فَأَتَمَّهُنَّ" ifadesi ile Necm 37'deki "وَفّى" fiili
aynı hakikati tamamlamaktadır. Allah'ın yüklediği hiçbir görevi yarım
bırakmamış; bütün imtihanlarını başarıyla tamamlamıştır.
Bu
vefa; sadece bir söze bağlı kalmak değil, hayatın her safhasında Allah'a
verdiği ahdi koruyabilmektir.
Nitekim
onun vefası;
putperest
toplumuna karşı tek başına hakikati savunmasında,
ateşe
atılmayı göze almasında,
ailesini
Allah'ın emriyle ıssız Mekke vadisine bırakmasında,
yıllarca
beklediği evladını Allah için kurban etmeye razı olmasında,
Kâbe'yi
inşa edip tevhid çağrısını bütün insanlığa ulaştırmasında
aynı
teslimiyet ve kararlılıkla kendini göstermiştir.
Psikolojik
açıdan vefa; duygular değişse bile ilkelere sadık kalabilme, şartlar zorlaşsa
bile doğru bildiği yoldan ayrılmama erdemidir. Hz. İbrahim'in hayatı,
duyguların değil; vahyin yönettiği bir sadakatin örneğidir. O, en ağır
imtihanlarda bile Allah ile yaptığı ahdi bozmamış, şartlara göre yön
değiştirmemiştir.
Bu
sebeple Kur'an, onun bu üstün vasfını insanlığa örnek göstermiştir. Çünkü
gerçek vefa; yalnızca insanlara verilen sözleri tutmak değil, Allah'a verilen
kulluk sözünü ömür boyunca koruyabilmektir.
Nitekim
bu vefanın mükâfatı da Bakara 124'te açıklanmıştır:
"Ben
seni insanlara imam yapacağım."
Demek
ki Kur'an'a göre önderlik; güçle, soyla veya makamla değil, Allah'a gösterilen
tam sadakat ve eksiksiz vefa ile kazanılır. Hz. İbrahim'in imam oluşunun
temelinde de, işte bu hayatının tamamına yayılan vefa ahlâkı bulunmaktadır.
11) KALB-İ SELÎM OLMASI (قلب سليم)
Hz.
İbrahim'in en belirgin vasıflarından biri de kalb-i selîm sahibi olmasıdır. Bu
kavram Kur'an'da yalnızca iki yerde geçer ve her iki ayet de Hz. İbrahim'le
doğrudan ilişkilidir.
Şuarâ
Suresi'nde Hz. İbrahim kıyamet gününü hatırlatarak şöyle dua eder:
"O
gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a selîm bir kalp ile gelen
kimse kurtulur." (Şuarâ 88-89)
Sâffât
Suresi ise bu hakikatin Hz. İbrahim'in şahsında gerçekleştiğini bildirir:
"Hani
o, Rabbine selîm bir kalp ile gelmişti." (Sâffât 84)
Böylece
Kur'an önce kurtuluşun ölçüsünü ortaya koymakta, ardından bu ölçünün en güzel
örneklerinden birinin Hz. İbrahim olduğunu göstermektedir.
Selîm
kelimesi س ل م kökünden gelir. Bu kök; esenlik, güven, bütünlük, teslimiyet ve
her türlü kusurdan uzak olma anlamlarını taşır. Aynı kökten gelen İslâm, müslim
ve selâm kelimeleri de bu anlam dünyasının farklı tezahürleridir.
Buna
göre kalb-i selîm; yaratılışındaki saflığını koruyan, Allah ile bağı
bozulmamış, iman ve teslimiyet bütünlüğünü muhafaza eden kalptir.
Kalb-i
selîm;
şirkten
ve her türlü gizli-açık ortak koşmadan arınmış,
şüphe
yerine yakîni benimsemiş,
bid'at,
hurafe ve bâtıl inançlardan uzak,
kin,
kibir, haset, riya ve dünya tutkusunun esaretinden kurtulmuş,
doğruluk,
ihlas ve takva ile olgunlaşmış,
bütün
yönelişini Allah'a tahsis etmiş bir gönüldür.
Kur'an,
kalbin hem olumlu hem de olumsuz hâllerinden söz eder. Kimi kalpler
mühürlenmiş, hastalanmış veya katılaşmıştır; kimi kalpler ise Allah'ın
hidayetiyle dirilmiş ve olgunlaşmıştır.
Kur'an'da
övülen kalp niteliklerinden bazıları şunlardır:
Akleden
kalp (Hac 46)
Ürperen
kalp (Enfâl 2; Hac 35; Mü'minûn 60)
Haşyet
duyan kalp (Hadîd 16)
Mutmain
kalp (Ra'd 28; Bakara 260)
Takva
sahibi kalp (Hac 32; Hucurât 3)
İmanla
güçlendirilmiş kalp (Fetih 4; Mücâdele 22)
Münîb
(Allah'a yönelen) kalp (Kâf 33)
Merhamet
ve şefkat taşıyan kalp (Hadîd 27)
Kalb-i
selîm, bu güzel vasıfların tamamını kuşatan en üst mertebedir. Çünkü selîm
kalp, yalnızca kötülüklerden arınmış bir kalp değil; aynı zamanda akleden, iman
eden, Allah'tan korkan, O'na güvenen, O'na yönelen ve O'nunla huzur bulan bir
kalptir.
Hz.
İbrahim'in bütün hayatı, bu selîm kalbin fiilî tezahürüdür. Putlar karşısındaki
cesareti, ateşe atılırken gösterdiği tevekkülü, evladını kurban etmeye razı
oluşu, Kâbe'yi inşa ederkenki ihlası ve insanlık için yaptığı dualar; onun
kalbinin yalnızca Allah'a bağlı olduğunu göstermektedir. Bu sebeple Kur'an,
kıyamet gününde kurtuluşun ölçüsünü selîm kalp olarak belirlerken, bu ölçünün
yaşayan örneği olarak da Hz. İbrahim'i insanlığa takdim etmektedir.
12) HALÎLULLAH OLMASI (خليلًا)
Halîl (خليل) kelimesi, فعيل veznindedir. Bu vezin Arapçada süreklilik ifade eden
sıfatlar için kullanılır. Kelimenin kökü خ ل ل olup; bir şeyin başka bir şeyin
içine nüfuz etmesi, aralarındaki boşlukları doldurması ve onunla tamamen
kaynaşması anlamlarını taşır.
Bu
sebeple halîl, sevgisi ve bağlılığı kalbin bütün boşluklarını dolduran;
dostluğu geçici değil, bütün benliğe nüfuz etmiş kimse demektir.
Râgıb
el-İsfahânî'ye göre hullet, sevginin en ileri derecelerinden biridir. Muhabbet
sevmenin genel adıdır; hullet ise sevginin kalpte başka hiçbir şeye yer
bırakmayacak kadar bütün benliği kuşatmasıdır.
Zemahşerî
ise Keşşâf adlı eserinde halîli şu şekilde açıklar:
"Halîl,
senin yolunda seninle birlikte yürüyen, aynı istikameti paylaşan
kimsedir."
Nitekim
الخُلّ kelimesi, çölde insanların sürekli yürümeleriyle oluşan iz ve yol
anlamında da kullanılmıştır. Bu yönüyle Hz. İbrahim, Allah'ın yolunu hayatının
tamamına taşıyan ve insanlık için o yolda iz bırakan örnek bir önderdir.
Kur'an'da
bu unvan açıkça yalnızca Hz. İbrahim hakkında kullanılır:
وَاتَّخَذَ
اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا
"Allah,
İbrahim'i halîl edindi." (Nisâ 125)
Bu
ifade yalnızca Allah'ın Hz. İbrahim'i sevdiğini bildiren duygusal bir yakınlık
değildir. Aynı zamanda onun, ilâhî rızaya tam teslim olmuş, güvenilirliği ve
sadakati bütün imtihanlardan geçmiş seçkin bir kul olduğunu ilan etmektedir.
Gerçekten
de Hz. İbrahim'in hayatı baştan sona bu dostluğu ispatlayan ağır imtihanlarla
örülüdür:
Putperest
toplumuna tek başına karşı çıkması,
Ateşe
atılmayı göze alması,
Allah
emriyle hicret etmesi,
Eşi
ve oğlu İsmail'i ıssız bir vadide bırakması,
Oğlunu
kurban etmeye hazır olması,
Kâbe'yi
tevhidin merkezi olarak yeniden inşa etmesi...
Bütün
bu imtihanlar onun Allah sevgisini sözde bırakmadığını, hayatının her alanında
fiile dönüştürdüğünü göstermektedir.
Bu
sebeple Kur'an, Necm Suresi'nde onu:
وَإِبْرَاهِيمَ
الَّذِي وَفَّى
"Verilen
görevleri eksiksiz yerine getiren İbrahim." (Necm 37)
şeklinde
över. Böylece halîllik, yalnızca sevilen olmak değil; verilen emaneti eksiksiz
yerine getiren sadık bir kul olmanın da ifadesi hâline gelir.
Kur'an'da
"Halîl" unvanı yalnızca Hz. İbrahim'e verilmiştir. Bununla birlikte
Nisâ 125. ayetin devamında Allah, ihsan üzere yaşayan ve Hz. İbrahim'in hanîf
yoluna uyan kimseleri de onun izinden gitmeye davet etmektedir. Böylece
halîllik makamı Hz. İbrahim'e mahsus bir unvan olarak kalırken, onun temsil
ettiği teslimiyet, ihlas ve sadakat bütün müminler için örnek gösterilmektedir.
Bu
yönüyle Halîlullah, Allah sevgisinin kalbin tamamını kuşattığı, kulun da
hayatının bütününü Allah'ın rızasına adadığı kulluğun zirve mertebelerinden
biridir. Hz. İbrahim'i "Allah'ın dostu" yapan şey, yalnızca Allah'ı
sevmesi değil; Allah'ın sevdiği bir kul olmayı hayatının her safhasında fiilen
ortaya koymuş olmasıdır.
13) MERHAMETLİ OLMASI
Hz.
İbrahim'in şahsiyetinin en belirgin yönlerinden biri de merhametidir. Kur'an,
onu sadece tevhidin öncüsü olarak değil; insanlara karşı son derece yumuşak
huylu, şefkatli ve affediciliği önceleyen bir peygamber olarak da tanıtır.
Onun
merhameti; zayıflık, taviz veya ilkelerden ödün verme değil; hakikati
savunurken bile insanı kazanmayı önceleyen bir rahmet ahlakıdır. Bu sebeple Hz.
İbrahim'in dili sert değil hikmetlidir; tavrı kırıcı değil davet edicidir.
Kur'an,
bu merhameti özellikle "halîm", "evvâh" ve
"munîb" sıfatlarıyla birlikte zikreder:
"Şüphesiz
İbrahim çok halîm, çok içli (evvâh) ve Allah'a yönelen (munîb) bir
kimseydi." (Hûd 75)
Bu
üç sıfat birlikte düşünüldüğünde Hz. İbrahim'in merhamet anlayışı daha iyi
anlaşılır. Merhameti duygusal bir hassasiyetle sınırlı değildir; akıl, sabır ve
Allah'a yönelişle dengelenmiş bir rahmettir.
1. Günahkâr insanlar için bile hayır istemesi
Hz.
İbrahim, kendisine karşı çıkan insanlar için bile hemen helâk istememiştir.
Lût
kavminin helâki için gelen meleklerle yaptığı konuşma bunun en dikkat çekici
örneklerinden biridir. Kavmin sapkınlığı açık olmasına rağmen, onların
kurtulabilme ihtimali adına konuşmuş; helâkin ertelenmesini istemiştir. Kur'an
bu tavrı kınamamış, aksine onun merhametinin bir sonucu olarak
değerlendirmiştir. (Hûd 74-76)
2. Tebliğinde yumuşak dili tercih etmesi
Hz.
İbrahim'in tebliği incelendiğinde sertlikten çok hikmet göze çarpar.
Özellikle
babasına hitabında dört defa:
"Ey
babacığım (يا أبت)"
ifadesini
kullanması (Meryem 42-45), muhatabına duyduğu saygının ve merhametin en güzel
örneklerinden biridir.
Babası
onu taşlamakla tehdit edip evinden kovmasına rağmen o şöyle demiştir:
"Sana
selâm olsun. Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim." (Meryem 47)
Bu
tavır, kırgınlık yerine dua etmeyi tercih eden yüksek bir ahlâk örneğidir.
3. İnsanların hidayeti için sürekli dua etmesi
Hz.
İbrahim'in dualarının merkezinde daima insanlar vardır.
Kendisi
ve nesli için hidayet ister. (Bakara 128)
İnsanlara
peygamber gönderilmesini ister. (Bakara 129)
Mekke'nin
güvenli bir şehir olmasını ister. (İbrahim 35)
İnsanların
gönüllerinin Kâbe'ye yönelmesini ister. (İbrahim 37)
Kendisi,
anne-babası ve bütün müminler için bağışlanma diler. (İbrahim 41)
Onun
duaları yalnız kendi kurtuluşunu değil, insanlığın huzurunu hedefleyen evrensel
dualardır.
4. İnsanın değişebileceğine inanması
Hz.
İbrahim'in davet anlayışında hiçbir insan tamamen ümitsiz değildir.
Bu
sebeple tebliğini öfke üzerine değil, dönüş ümidi üzerine kurmuştur. Onun din
psikolojisinde tövbe kapısı son ana kadar açıktır.
Bu
yönüyle "evvâh" oluşu, başkalarının acısını kendi yüreğinde hisseden
bir peygamber olduğunu göstermektedir.
5. Misafire ve yabancıya ikramı
Kur'an,
Hz. İbrahim'in misafirperverliğini de örnek gösterir.
Kendilerini
tanımadığı misafirlerine vakit kaybetmeden ikram hazırlaması (Zâriyât 24-30),
onun merhametinin sadece sözde değil günlük hayatında da yaşandığını
göstermektedir.
6. Mazlumların yanında yer alması
Hz.
İbrahim yalnızca zulme karşı çıkmamış, zulme uğrayanların da yanında olmuştur.
Lût'un
kurtuluşu için gösterdiği hassasiyet (Ankebût 31-32) bunun açık örneklerinden
biridir.
7. Bütün canlılara karşı şefkatli olması
Bakara
260'ta kuşlarla ilgili kıssa doğrudan merhamet konusu olmasa da birçok
müfessir, Hz. İbrahim'in canlılara karşı şefkatini ve Allah'ın yaratışındaki
hikmeti kavrama arzusunu bu kıssa üzerinden değerlendirmiştir.
Sonuç
olarak Hz. İbrahim'in merhameti, yalnızca duygusal bir şefkat değildir. O;
adaletle dengelenmiş, hikmetle yönlendirilmiş, vahiy ile sınırları belirlenmiş
bir rahmettir. Kur'an'da onun merhameti, tevhid mücadelesini zayıflatan değil;
tam aksine onu daha etkili ve daha kuşatıcı hâle getiren temel ahlâkî
vasıflardan biri olarak sunulmaktadır. Bu sebeple Hz. İbrahim, sadece tevhidin
değil; **merhamet merkezli davetin de en büyük temsilcilerinden biridir.
14) ULÜ’L-AZM PEYGAMBERLERDEN OLMASI
Azm (عزم(; kesin karar vermek, güçlü bir irade ortaya koymak, bir işi sonuna
kadar sürdürmeye kararlı olmak ve karşılaşılan engeller karşısında geri adım
atmamaktır.
Kelimenin
kökü, kalbin bir hedef üzerinde sağlam biçimde karar kılması ve bu kararı fiile
dönüştürmesi anlamını taşır. Bu sebeple azm; sadece istemek değil, istenileni
gerçekleştirecek iradeyi, sabrı ve sürekliliği ortaya koymaktır.
Buna
göre azîmet, kişinin hak bildiği yolda hiçbir baskıya boyun eğmeden
sebat etmesi; âzim ise bütün imkânlarını kullanarak başladığı işi
tamamlamaya çalışan kararlı kimsedir.
Kur'an'da
ulu'l-azm (أولو العزم) ifadesi yalnızca bir yerde geçmektedir:
فَاصْبِرْ
كَمَا صَبَرَ أُولُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ
"Sen
de azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret." (Ahkâf 35)
Bu
ayet, İslâm âlimleri arasında "ulu'l-azm peygamberler" konusunda iki
temel yorumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
1. Ulü'l-azm peygamberler belirli bir gruptur
Bu
görüşe göre ayette geçen مِنَ الرُّسُلِ ifadesindeki "min" harfi
teb'îz ifade eder; yani peygamberlerin bir kısmını gösterir.
Buna
göre anlam:
"Azim
sahibi olan peygamberlerden bir kısmının sabrettiği gibi sabret."
şeklindedir.
Bu
görüşü benimseyen müfessirler, bütün peygamberlerin peygamber olmak bakımından
üstün olmakla birlikte, bazılarının daha ağır imtihanlardan geçirilerek
olağanüstü bir sabır ve kararlılık gösterdiklerini ifade ederler.
Bu
anlayışın delilleri arasında şunlar zikredilir:
Tâhâ
115: Hz. Âdem hakkında "Biz onda bir azim bulamadık." buyrulması.
Kalem
48: Hz. Yunus'un acele davranmasının hatırlatılması.
Buna
karşılık Ahzâb 7'de özel olarak zikredilen:
Hz.
Nûh,
Hz.
İbrahim,
Hz.
Musa,
Hz.
İsa,
Hz.
Muhammed (s.a.v.)
ulu'l-azm
peygamberler olarak kabul edilmiştir.
Bu
görüş, klasik tefsirlerde en yaygın kabul gören görüştür.
2. Bütün peygamberler azim sahibidir
İkinci
görüşe göre ise "min" harfi beyâniyyedir; yani açıklama yapmak için
gelmiştir.
Bu
durumda ayetin anlamı:
"Azim
sahibi olan peygamberlerin, yani bütün peygamberlerin sabrettiği gibi
sabret."
şeklinde
olur.
Bu
yoruma göre ulu'l-azm, belirli birkaç peygamberin özel unvanı değil;
peygamberliğin tabiatında bulunan ortak bir vasıftır.
Başta
Taberî ve Mâtürîdî olmak üzere bazı âlimler bu anlayışı benimsemişlerdir.
Çünkü
peygamberliğin kendisi;
ağır
sorumluluk yüklenmeyi,
uzun
yıllar süren mücadeleyi,
inkâr
ve eziyetlere sabretmeyi,
ilâhî
emaneti eksiksiz taşımayı
zorunlu
kılmaktadır.
Bu
sebeple her peygamber, kendi döneminin şartları içerisinde büyük bir azim
göstermiştir.
Hz.
İbrahim'in azmi
Her
iki görüş açısından da Hz. İbrahim, azmin en büyük temsilcilerinden biridir.
Onun
hayatına bakıldığında azim yalnızca sabır olarak değil, kararlılığın fiile
dönüşmüş hâli olarak görülür.
Putperest
toplumuna tek başına karşı çıkmış,
Ateşe
atılmayı göze almış,
Allah'ın
emriyle hicret etmiş,
Eşi
ve oğlunu ıssız bir vadide bırakmış,
Oğlunu
kurban etmekle imtihan edilmiş,
Kâbe'yi
yeniden inşa ederek tevhidin merkezi hâline getirmiş,
Hayatı
boyunca davetinden en küçük bir taviz vermemiştir.
Bu
sebeple Hz. İbrahim'in azmi, yalnızca zorluklara katlanmak değil; Allah'ın
emrini hayatının her alanında kararlılıkla uygulamak şeklinde tezahür etmiştir.
Sonuç
Kur'an'ın
bütünlüğü içerisinde bakıldığında, peygamberlerin tamamı Allah'ın emanetini
büyük bir sabır ve kararlılıkla taşımışlardır. Bununla birlikte bazı
peygamberler, karşılaştıkları imtihanların ağırlığı ve insanlık tarihinde
üstlendikleri kurucu roller sebebiyle ulu'l-azm unvanıyla özel olarak öne
çıkmışlardır.
Hz.
İbrahim de tevhid mücadelesi, teslimiyeti, hicreti, sabrı ve nesiller boyunca
devam eden örnekliği sebebiyle Kur'an'ın en belirgin azim ve kararlılık
timsallerinden biri olarak insanlığa takdim edilmektedir. Onun hayatı, mümin
için yalnızca sabretmenin değil; hak bildiği yolda hiçbir baskı karşısında geri
adım atmadan yürüyebilmenin de en güçlü örneklerinden biridir.
15) ÜSVE-İ HASENE OLMASI (أسوة حسنة)
Üsve (أسوة); örnek alınan, kendisine uyulan model kişi demektir.
Hasene (حسنة) ise güzel, doğru, hayırlı
ve insanı kemale ulaştıran anlamlarını taşır.
Buna
göre üsve-i hasene, sözüyle, davranışıyla ve hayatının bütünüyle örnek alınması
gereken en güzel model demektir.
Kur'an'da bu ifade üç yerde geçmektedir:
Mümtehine
4 ve 6. ayetlerde Hz. İbrahim ve onunla birlikte iman edenler için,
Ahzâb
21. ayette ise Hz. Muhammed (sav) için kullanılmıştır.
Bu
iki peygamber, Kur'an'ın insanlığa sunduğu iki büyük örnek şahsiyettir. Hz.
Muhammed (sav), Hz. İbrahim'in inşa ettiği tevhid çizgisini tamamlayan ve bütün
insanlığa ulaştıran son peygamberdir.
Mümtehine
Suresi'nde Hz. İbrahim'in üsve olarak gösterilmesinin sebebi yalnızca güzel
ahlâkı değildir. Kur'an, özellikle onun tevhid uğruna hiçbir dünyevî bağın
Allah'a olan bağlılığının önüne geçmesine izin vermeyen iman duruşunu örnek
göstermektedir.
Bu
sebeple ayette şöyle buyrulur:
"İbrahim'de
ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır."
(Mümtehine 4)
Bu
örneklik; inançta taviz vermemeyi, hakikati yakınlarına karşı bile
söyleyebilmeyi ve gerektiğinde Allah için en ağır fedakârlıkları göze
alabilmeyi ifade eder.
Ancak
aynı sûrede Hz. İbrahim'in babası hakkında yaptığı istiğfarın bu örnekliğin
dışında tutulduğu da özellikle belirtilmiştir (Mümtehine 4). Böylece Kur'an,
Hz. İbrahim'in örnekliğinin vahyin çizdiği sınırlar içerisinde anlaşılması
gerektiğini öğretmektedir.
Hz.
İbrahim'in hayatına bütüncül olarak bakıldığında onun örnekliği yalnızca bir
alana değil, hayatın tamamına yayılmıştır.
O;
tevhidde
hanîftir,
teslimiyette
müslimdir,
ibadette
kânittir,
gönlünde
evvâhtır,
sabırda
halîmdir,
yönelişte
münîbdir,
nimete
karşı şâkirdir,
ahdinde
vefalıdır,
kalbinde
selîmdir,
Allah
katında halîldir,
insanlara
karşı merhametlidir,
mücadelede
ulu'l-azmdir.
Bu
vasıfların her biri tek başına büyük bir ahlâkî değeri temsil ederken, Hz.
İbrahim'in şahsında bunların tamamı aynı potada birleşmiştir. İşte Kur'an'ın
onu "üsve-i hasene" olarak sunmasının temel sebebi de budur.
Nitekim
Kur'an, onu yalnızca örnek bir fert olarak değil;
"Şüphesiz
İbrahim tek başına bir ümmetti." (Nahl 120)
buyurarak,
tek başına bir medeniyet ve bir ahlâk mektebi olarak tanıtmaktadır.
Bu
sebeple Hz. İbrahim'i örnek almak; yalnızca bazı ibadetlerini tekrar etmek
değildir. Asıl örneklik;
tevhidi
hayatın merkezine yerleştirmek,
Allah'ın
emrini her şeyin önünde tutmak,
hikmetle
tebliğ etmek,
merhameti
adaletle dengelemek,
imtihanlar
karşısında sebat göstermek,
teslimiyeti
hayatın bütün alanlarına taşımaktır.
Kur'an'ın
Hz. İbrahim'i üsve olarak göstermesi, tarihî bir şahsiyeti övmekten ibaret
değildir. Bu, her çağdaki müminlere yöneltilmiş canlı bir davettir. Mümin, Hz.
İbrahim'in dinini sadece sözle benimseyen değil; onun imanını, teslimiyetini,
ahlâkını ve tevhid mücadelesini hayatında yeniden üreten kimsedir. İşte
Kur'an'ın "üsve-i hasene" çağrısı, insanı böyle bir kulluğa davet
etmektedir.
16) ULÛ’L-EYD VE’L-EBSÂR (أولي الأيد والأبصار)
Bu
vasıf, Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub hakkında Sâd Suresi 45. ayette
geçmektedir:
"Güç
ve basiret sahibi kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an." (Sâd
45)
Ayette
geçen "أُولِي", "sahip olanlar"; "الأيد" ise
"yed (el)" kökünden gelir. El, Arapçada yalnızca organı değil; güç,
kudret, çalışma, üretme, gayret ve etkinliği de ifade eder. Bu sebeple
ulü'l-eyd, hak yolunda güçlü irade ortaya koyan, mücadele eden, sorumluluk
üstlenen ve gücünü hayır için kullanan kimseler demektir.
Ebsâr
(الأبصار) ise basar kelimesinin çoğuludur. Basar yalnızca gözle görmek anlamına
gelmez; olayların arkasındaki hakikati kavrayabilen derin bir idrak, doğru
değerlendirme ve sağlam muhakeme gücünü ifade eder. Bu yönüyle basîret, fizikî
görmenin ötesinde kalbin görmesi ve hakikati isabetle okuyabilmesidir.
Kur'an'ın
bu iki kavramı birlikte kullanması dikkat çekicidir. Çünkü güç, basiretten
yoksun olduğunda zulme dönüşebilir; basiret ise güçle desteklenmediğinde hayata
yön veremez. Hz. İbrahim'in şahsında bu iki özellik dengeli biçimde
birleşmiştir.
Onun
eydi, putperestliğe karşı tek başına mücadele edebilmesinde, hicret
edebilmesinde, Kâbe'yi inşa etmesinde ve Allah'ın emirlerini tereddütsüz yerine
getirmesinde görülmektedir.
Basîreti
ise olayların görünen yüzüyle yetinmeyip daima hakikati araştırmasında, yıldız,
ay ve güneş üzerinden yaptığı tefekkürde (En'âm 75-79), Nemrut karşısındaki
muhakemesinde (Bakara 258), Rabbinden kalbinin tatmini için delil istemesinde
(Bakara 260) ve bütün hayatını vahyin rehberliğinde değerlendirmesinde ortaya
çıkmaktadır.
Nitekim
hemen sonraki ayette bu gücün ve basiretin kaynağı açıklanmaktadır:
"Biz
onları, ahiret yurdunu içtenlikle hatırlama özelliğiyle seçkin kıldık."
(Sâd 46)
Demek
ki Hz. İbrahim'in sahip olduğu güç ve basiret, dünyevî bir iktidar arayışından
değil; ahiret merkezli bir hayat anlayışından beslenmektedir. Ahiret bilinci,
onun dünyadaki bütün faaliyetlerini anlamlı hâle getirmiş; gücünü adalet için,
basiretini ise hakikati ortaya koymak için kullanmasını sağlamıştır.
Bu
yönüyle Hz. İbrahim, Kur'an'ın ideal mümin tipini temsil eder. Mümin, yalnızca
güçlü olmakla değil; gücünü hikmetle kullanan, yalnızca bilgili olmakla değil;
bilgisini salih amele dönüştüren kimsedir. İşte "ulû'l-eyd
ve'l-ebsâr" vasfı, Kur'an'ın güç ile hikmeti, irade ile basireti aynı
şahsiyette buluşturan örnek insan modelini ifade etmektedir.
17) MUSTAFEYNE'L AHYAR (مصطفين الاخيار)
Bu
vasıf, Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub yani dede, oğul, torun için Sâd Suresi 47. ayette zikredilir:
وَاِنَّهُمْ
عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ
"Şüphesiz
onlar katımızda seçilmişlerin ve hayırlı kimselerin en seçkinlerindendir."
(Sâd, 38/47)
Ayette
geçen المصطفين (el-mustafeyn) kelimesi, صفو (ṣ-f-v) kökünden türemiştir.
Bu kök; saflaşmak, arınmak, berraklaşmak ve bir şeyin özünü seçmek anlamlarını
taşır. Aynı kökten gelen safvet, bir şeyin katışıksız ve en değerli
kısmını ifade eder.
Mustafâ ise "seçilmiş", el-mustafeyn ise "seçilmiş
kimseler" demektir. Kelime iftiâl babından ism-i mef'ûl kalıbında gelmiştir.
İftial veznine giren bir fiil dönüşüklülük ve işlenilen fiilde gayret, zorlama
ve istek bildirir. Bu seçilişin gelişigüzel olmadığını; ilâhî hikmet, liyakat
ve imtihan sürecinin sonunda gerçekleşen bilinçli bir seçimi ifade eder.
Kur'an'da
Allah'ın seçmesi (istifâ), hiçbir zaman sebepsiz bir ayrıcalık değildir.
Bilakis iman, ihlâs, sabır, teslimiyet ve kullukta gösterilen sadakatin
ardından gelen ilâhî bir lütuftur. Nitekim Hz. İbrahim, hayatı boyunca ateşle,
hicretle, evladıyla ve tevhid mücadelesiyle ağır imtihanlardan geçmiş; bütün bu
sınavlarda Allah'ın emrine tam bir teslimiyet göstermiştir. Onun
"seçilmiş" oluşu, işte bu kulluğun tabiî sonucudur.
Ayette
الأخيار (el-ahyâr) kelimesinin de ayrıca zikredilmesi dikkat çekicidir. Hayr
kökünden gelen bu kelime; iyiliği karakter hâline getirmiş, hayrı tercih eden,
faydalı ve faziletli kimseler anlamına gelir. Böylece Kur'an, Hz. İbrahim ve
soyunun yalnızca seçilmiş olduklarını değil; aynı zamanda iyilikte örnek ve
fazilette öncü kişiler olduklarını da vurgulamaktadır.
Sâd
Suresi'nin önceki ayetlerinde onların "ulü'l-eydi ve'l-ebsâr" (güç ve
basiret sahipleri) olarak tanıtılması, ardından
"el-mustafeyne'l-ahyâr" diye nitelenmeleri anlamlıdır. Çünkü Kur'an'a
göre gerçek seçkinlik; güç, soy, servet veya makamla değil; güçlü bir irade,
derin bir basiret ve salih amellerle elde edilir.
Bu
sebeple Hz. İbrahim'in "mustafâ" oluşu, sadece şahsına verilmiş bir
övgü değil; Allah'ın seçiminin hangi ölçülere dayandığını gösteren evrensel bir
ilkedir. Allah katındaki seçkinlik, nesebe değil; ihlâsa, teslimiyete, takvaya
ve güzel kulluğa bağlıdır.
18)HARRU SUCCEDEN VE BUKİYYA ( خرُّوا
سُدَّا وَ بُكِيّا)
Bu
vasıf, Hz. İbrahim'in de içinde bulunduğu seçkin peygamberler topluluğu
hakkında Meryem Suresi 58. ayette zikredilmektedir:
اُولٰئِكَ
الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ... اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ
خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا
"İşte
onlar; Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir... Kendilerine
Rahmân'ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı." (Meryem,
19/58)
Ayette
geçen خَرُّوا (harrû) fiili, خ ر ر kökünden gelir. Bu kök; yüksek bir
yerden ses çıkararak düşmek, ansızın yere kapanmak, çökmek ve bütün gücü
tükenerek kendini yere bırakmak anlamlarını taşır.
Arapçada;
خَرَّ
الماء denildiğinde "su gürül gürül aktı",
خَرَّ
البناء denildiğinde "bina çöktü",
خَرَّ
الرجل denildiğinde ise "adam yere yıkıldı" anlamı kastedilir.
Bu
kullanımların ortak noktası, güçlü bir etkinin meydana getirdiği ani ve sarsıcı
yöneliştir.
Kur'an'ın
bu fiili secde için seçmesi son derece anlamlıdır. Çünkü burada anlatılan
secde, sıradan bir beden hareketi değildir. Rahmân'ın ayetleri karşısında
kalbin derinden sarsılması, insanın kendi acziyetini bütün benliğiyle
hissetmesi ve bunun sonucunda iradesini Allah'ın huzurunda tamamen teslim
etmesidir.
Ayette
geçen سُجَّدًا (succeden) kelimesi, bedenin teslimiyetini; بُكِيًّا
(bukiyyâ) ise kalbin teslimiyetini ifade eder. Böylece Kur'an, peygamberlerin
vahiy karşısındaki hâlini iki yönüyle tasvir eder: Beden secde eder, kalp ise
gözyaşıyla konuşur.
Meryem
Suresi'nin bu ayeti, Hz. Âdem'den başlayıp Nûh, İbrahim ve İsrâil soyundan
gelen peygamberleri ortak bir vasıfta buluşturur. Onların büyüklüğü yalnızca
tebliğ görevlerinden değil; vahiy karşısındaki derin saygı, huşû ve
teslimiyetlerinden kaynaklanmaktadır.
Bu
ayet, yalnızca vahyin okunmasını değil, Allah'ın kâinata yerleştirdiği ilâhî
ayetlerin okunmasını da düşündürür. Çünkü yaratılmış her varlık, Yaratıcısının
kudretini gösteren bir ayettir. Bu ayetleri basiretle okuyabilen bir gönül,
kendi sınırlılığını idrak eder; kibir yerine tevazua, gaflet yerine secdeye
yönelir.
Hz.
İbrahim'in hayatı da bu hakikatin canlı bir örneğidir. O, göklerin ve yerin
ayetlerini tefekkür ederek Rabbini tanımış (En'âm 75-79), vahyin rehberliğiyle
hakikate teslim olmuş ve bütün ömrünü secde bilinci içerisinde yaşamıştır. Onun
secdesi yalnızca namazdaki bir hareket değil; hayatın tamamını kuşatan bir
kulluk ve teslimiyet tavrıdır.
Bu
sebeple Kur'an'ın övdüğü secde, yalnız alnın yere değmesi değil; aklın, kalbin
ve iradenin birlikte Allah'ın huzurunda boyun eğmesidir. Gözyaşı ise bu
teslimiyetin en samimi ve en sessiz dilidir. Rahmân'ın ayetleri karşısında
kalbi diri olanlar, önce gönüllerinde secde eder; ardından bedenleri bu secdeyi
tamamlar. Böylece secde, insanın Rabbiyle kurduğu en derin yakınlığın ve
kulluğun en güçlü ifadesi hâline gelir.
19) RÜŞT VERİLMESİ ( اتينا إبراهيم رشده)
Hz.
İbrahim'e rüşd verildiği Enbiyâ Suresi 51. ayette bildirilmektedir:
وَلَقَدْ
اٰتَيْنَا اِبْرٰهٖيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهٖ عَالِمٖينَ
"Andolsun,
daha önce İbrahim'e rüşdünü vermiştik. Biz onu çok iyi biliyorduk."
(Enbiyâ, 21/51)
Ayette
geçen رُشْد (rüşd) kelimesi, ر ش د kökünden gelir. Bu kök; doğru yolu
bulmak, isabetli karar vermek, olgunlaşmak, hak ile bâtılı ayırt edebilmek ve
insanı hedefe ulaştıran doğru istikamette yürümek anlamlarını taşır.
Kur'an'da
rüşd; sadece biyolojik veya yaş itibarıyla olgunlaşmayı değil, aklî, fikrî ve
ahlâkî olgunluğu ifade eder. Bu sebeple rüşd sahibi olmak; doğruyu yanlıştan
ayırabilecek muhakeme gücüne, sağlam bir iradeye ve hakikati kavrayabilecek bir
basirete sahip olmaktır.
Enbiyâ
Suresi'nde Hz. İbrahim'e rüşdün "daha önceden" (مِنْ قَبْلُ) verilmiş
olduğunun belirtilmesi dikkat çekicidir. Bu ifade, onun peygamberlik görevi
başlamadan önce bile hakikati arayan, putperestliğe teslim olmayan ve
yaratılışın anlamını sorgulayan bir bilinç düzeyine ulaştırıldığını
göstermektedir. Çünkü Allah, "Biz onu biliyorduk." buyurarak, bu
ilâhî lütfun onun istidadına, samimiyetine ve hakikati arayan karakterine uygun
olduğunu bildirmektedir.
Hz.
İbrahim'e verilen bu rüşdün en açık tezahürü En'âm Suresi'nde görülür:
وَكَذٰلِكَ
نُرٖى اِبْرٰهٖيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنٖينَ
"İşte
böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, kesin bilgi ve
yakin sahibi olanlardan olsun." (En'âm, 6/75)
Burada
Kur'an, rüşd ile melekût tefekkürü arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır.
Hz. İbrahim, göklerde ve yerde hüküm süren ilâhî düzeni okuyarak yıldızın, ayın
ve güneşin ilâh olamayacağını kavramış; değişen ve batan varlıkların mutlak Rab
olamayacağını aklî muhakemeyle ortaya koymuştur (En'âm 76-79).
Dolayısıyla
Hz. İbrahim'in imanı, taklitten değil; tefekkürden, sorgulamadan ve delile
dayalı yakînden doğmuştur. O, sanatı görerek Sanatkâr'a, eseri görerek
Müessir'e ulaşmış; kâinat kitabını okuyarak vahyin gösterdiği hakikati tasdik
etmiştir.
Bu
yönüyle Kur'an'daki rüşd, yalnızca doğru bilgiye ulaşmak değil; doğru bilgiyi
doğru davranışa dönüştürebilecek hikmet ve olgunluğa erişmektir. Hz. İbrahim'in
putları kırması, Nemrut karşısında delil getirmesi, hicreti göze alması ve
oğlunu kurban etmeye razı olması; hep bu rüşdün hayata yansımış tezahürleridir.
Bu
sebeple Kur'an'ın övdüğü rüşd, sadece bilen bir akıl değil; bildiği hakikate
teslim olan, onu cesaretle yaşayan ve hayatına yön veren olgun bir şahsiyettir.
Hz. İbrahim, bu anlamda Kur'an'ın rüşd kavramının en mükemmel temsilcilerinden
biridir.
20) SALİHLERDEN OLMASI(لمن الصالحين)
Hz.
İbrahim'in salihlerden olduğu, Nahl Suresi 122. ayette şöyle bildirilmektedir:
وَاٰتَيْنَاهُ
فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَاِنَّهُ فِى الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحٖينَ
"Ona
dünyada güzellik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir." (Nahl,
16/122)
Salih
(صالح) kelimesi, ص ل ح kökünden gelir. Bu kök; bozulmanın (fesad) zıddı olup
düzeltmek, ıslah etmek, uygun ve faydalı hâle getirmek anlamlarını taşır.
Kur'an'da
salih olmak, yalnızca bireysel anlamda iyi bir insan olmak değildir. Salih
kimse; önce kendisini ıslah eden, ardından bulunduğu çevreyi de iyiliğe ve
adalete yönelten kişidir. Bu sebeple salihlik, imanın hayata dönüşmüş şekli;
inanç ile amelin uyum içinde birleşmesidir.
Nahl
Suresi'nin 120-122. ayetleri, Hz. İbrahim'in niçin salihlerden sayıldığını adım
adım açıklamaktadır. Bu ayetlerde onun salihliğini oluşturan temel vasıflar
şunlardır:
Tek başına bir ümmet olması (أُمَّةً)
İnancı,
ahlâkı ve örnekliğiyle tek başına bir topluma önderlik edecek seviyeye
ulaşmıştır.
Kânit olması
Allah'ın
emirlerine gönülden boyun eğen, kullukta süreklilik gösteren bir kuldur.
Hanîf olması
Tevhide
yönelmiş, bütün şirk unsurlarından yüz çevirmiştir.
Müşriklerden olmaması
İnancını
hiçbir zaman bâtıl unsurlarla kirletmemiştir.
Allah'ın nimetlerine şükreden biri olması
Kendisine
verilen her nimeti Allah'ın rızasına uygun şekilde değerlendirmiştir.
Allah tarafından seçilmesi (ictibâ)
İhlâsı
ve teslimiyeti sebebiyle Allah tarafından seçilip görevlendirilmiştir.
Dosdoğru yola iletilmesi
İlâhî
hidayetle desteklenmiş ve hak yol üzerinde sabit kılınmıştır.
Dünyada güzellikle anılması
Allah
ona yalnızca peygamberlik vermemiş; insanlar arasında kalıcı bir hüsn-i kabul
ve güzel bir şöhret de nasip etmiştir. Nitekim Hz. İbrahim'in,
"Sonra
gelecekler arasında bana güzel bir nam bırak." (Şuarâ, 26/84)
duası
kabul edilmiş; Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından asırlar
boyunca hayırla yâd edilen bir peygamber olmuştur.
Ahirette salihler zümresine katılması
Dünyadaki
kulluğu, ahirette de salih kullar arasında yer almasına vesile olmuştur. Bu da
onun,
"Rabbim!
Bana hikmet ver ve beni salihler arasına kat." (Şuarâ, 26/83)
duasının
kabul edildiğini göstermektedir.
Kur'an'da
salihlik, yalnızca yapılan birtakım güzel amellerin adı değildir. Salihlik;
sağlam iman, doğru istikamet, güzel ahlâk ve toplumu ıslah eden davranışların
birleştiği olgun bir kulluk mertebesidir. Hz. İbrahim'in hayatı, bu vasıfların
tamamının ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Bu
sebeple Kur'an, onu yalnızca "salih amel işleyen" biri olarak değil;
bizzat "salihlerden" (لَمِنَ الصَّالِحِينَ) biri olarak
tanımlamaktadır. Çünkü o, kendisini ıslah ettiği gibi insanlığı da tevhide,
adalete ve fıtrata çağıran büyük bir ıslah önderidir. Böylece Hz. İbrahim'in
salihliği, bireysel takvanın ötesinde; nesiller boyunca insanlığı etkileyen
evrensel bir ıslah hareketine dönüşmüştür.
21)SIDDÎK VE MÜMİN KULLARDAN OLMASI (صِدِّيقًا نَبِيًّا – مِنْ عِبَادِنَا
الْمُؤْمِنِينَ)
Hz.
İbrahim'in öne çıkan vasıflarından biri de sıddîk ve mümin oluşudur. Kur'an,
onun doğruluğunu ve imanını bizzat ilâhî bir övgüyle tescil etmektedir.
Meryem Sûresi 41. ayette şöyle buyrulur:
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا
"Kitap'ta İbrahim'i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir sıddîk ve
bir peygamberdi." (Meryem 19/41)
Sıddîk (صِدِّيق) kelimesi, صدق kökünden türemiş mübalağa sigasında ism-i fâildir.
Doğruluğu hayatının tamamına hâkim kılan, doğruluk kendisinde karakter hâline
gelen kimse demektir.
Kur'an'da
doğruluk yalnızca doğru konuşmak değildir; düşüncede, niyette, imanda, sözde ve
amelde hakikate bağlı kalmaktır. Bu sebeple sıddîk; özü sözü bir olan,
inandığını yaşayan ve yaşadığını söyleyen insandır.
Ayette
geçen كَانَ صِدِّيقًا ifadesi, Hz. İbrahim'in doğruluğunun geçici bir özellik
değil, hayatının başından sonuna kadar devam eden kalıcı bir şahsiyet vasfı
olduğunu göstermektedir. Babasıyla yaptığı konuşmalarda, kavmini tevhîde davet
ederken, Nemrut'un karşısında hakikati savunurken ve bütün imtihanlarında aynı
doğruluk çizgisini korumuştur.
Kur'an'da
peygamberlerden sonra zikredilen en yüksek kulluk makamlarından biri de
sıddîklıktır:
"...Allah'ın
kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salihlerle
beraberdirler..." (Nisâ 4/69)
Bu
sıralama, sıddîklığın Kur'an'ın övdüğü en yüksek iman ve ahlâk mertebelerinden
biri olduğunu göstermektedir. Peygamberlerin tamamı zaten bu vasıfları
kendilerinde toplamışlardır. Ancak her salih kimse sıddîk olamayacağı gibi, her
sıddîk da peygamber değildir.
Hz. İbrahim'in imanına dair ikinci ilâhî övgü ise Sâffât Sûresi'nde
yer alır:
إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ
"Şüphesiz o, bizim mümin kullarımızdandı." (Sâffât
37/111)
Mümin kelimesi أمن kökünden gelir. Bu kök; güven, huzur ve emniyet anlamlarını taşır.
Mümin ise yalnızca iman eden değil; Allah'a güvenen, O'nun vaadine gönülden
teslim olan, aynı zamanda doğruluğu ve güvenilirliğiyle çevresine de güven
veren kimsedir.
Aynı
ifade Kur'an'da Hz. Nûh (Sâffât 81), Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn (Sâffât 122) ile Hz.
İlyâs (Sâffât 132) hakkında da kullanılmıştır. Böylece bu vasıf, peygamberlerin
ortak iman ve güven ahlâkını ifade eden ilâhî bir şahitlik hâline gelmiştir.
Bununla
birlikte dikkat çekici bir husus vardır. Kur'an, Hz. İbrahim'i "mümin
kullarımızdandı" ve "sıddîk bir nebiydi" diye övmüş olmasına
rağmen, onun dualarında "beni müminlerden kıl" veya "beni
sıddıklardan kıl" şeklinde bir talep yer almaz. Buna karşılık o:
"Rabbimiz!
Bizi sana teslim olmuş (müslim) kimseler kıl." (Bakara 2/128),
"Beni
salihler arasına kat." (Şuarâ 26/83)
diye
dua etmektedir.
Bu
durum, Kur'an'ın davet üslubu açısından anlamlı bir incelik olarak
değerlendirilebilir. Hz. İbrahim, dualarında kendi peygamberlik makamını değil;
davet ettiği insanların ulaşabilecekleri kulluk basamaklarını öne
çıkarmaktadır.
Çünkü
İslâm, kulluk yolculuğunun ilk adımı olan teslimiyeti; iman, bu teslimiyetin
kalpte kökleşmesini; salih amel, bu imanın hayata yansımasını; sıddîklık ise
bütün bunların kemale ermiş hâlini temsil etmektedir.
Bu
bakımdan Hz. İbrahim'in özellikle müslim ve salih olmayı istemesi, insanları
ulaşılması güç görünen zirvelere değil; herkesin başlayabileceği kulluk
kapısına davet eden rahmet merkezli bir eğitim yöntemi olarak düşünülebilir.
Böylece ilâhî davet ağırlaştırılmamış, bilakis kolaylaştırılmış olmaktadır.
Elbette
bu değerlendirme ayetin açık beyanı değil; Kur'an'ın kavram örgüsü, Hz.
İbrahim'in duaları ve davet metodundan hareketle yapılmış bir tefekkürdür.
Kur'an'ın sıkça tekrar ettiği "Akletmez misiniz?", "Düşünmez
misiniz?", "Tedebbür etmez misiniz?" çağrıları da mümini bu tür
hikmet arayışlarına teşvik etmektedir.
Sonuç
olarak Hz. İbrahim, Allah katında mümin, sıddîk, salih ve nebî olarak övülmüş;
buna karşılık dualarında ümmetine yol gösterecek şekilde teslimiyeti ve salih
ameli önceleyen bir kulluk dili kullanmıştır. Bu yönüyle onun duası yalnız
kendi şahsını değil, bütün insanlığı kuşatan bir davet metodunu yansıtmaktadır.
Onun
sıddîklığı; hakikatten hiçbir şart altında taviz vermemesi, müminliği ise
Allah'a duyduğu sarsılmaz güveni hayatının her alanına taşımasıdır. Hz.
İbrahim'in davasını dava, ahlâkını ahlâk edinmek; Kur'an'ın müminlere
gösterdiği en büyük örneklerden biridir.
Sonuç:
Kur'an,
Hz. İbrahim'i yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir peygamber olarak anlatmaz;
onu bütün çağlar için inşa edilmesi gereken örnek bir şahsiyet olarak sunar.
Onun imanını anlatırken aklı, teslimiyetini anlatırken iradeyi, merhametini
anlatırken vicdanı, mücadelesini anlatırken cesareti, duasını anlatırken
kulluğu, ahlâkını anlatırken ise insan olmanın en yüce değerlerini öğretir. Bu
sebeple Hz. İbrahim'in Kur'an'da zikredilen vasıfları, sadece bir peygamberin
üstün niteliklerini tanıtmak için değil; insanın hangi ahlâkî ve imanî
istikamette olgunlaşması gerektiğini göstermek için bildirilmiştir.
Bugün
insanlığın yaşadığı inanç bunalımı, ahlâkî çözülme, kimlik krizi ve anlam
arayışı karşısında Kur'an'ın yeniden işaret ettiği model yine Hz. İbrahim'dir.
O; teslimiyetiyle Müslim olmayı, doğruluğuyla sıddîk olmayı, güvenilirliğiyle
mümin olmayı, şükrüyle nimetin kıymetini bilmeyi, merhametiyle insanı
yaşatmayı, vefâsıyla emaneti korumayı ve tevhid mücadelesiyle yalnız Allah'a
kul olmayı öğretmektedir. Bu yönüyle Hz. İbrahim'in hayatı, geçmişte yaşanmış
bir kıssa değil; her çağda yeniden yaşanması gereken ilâhî bir ahlâk
mektebidir.
Kur'an'ın
çizdiği bu şahsiyet modeli, yalnızca okunacak veya hayranlık duyulacak bir
portre değildir. Asıl amaç; Hz. İbrahim'i sevmekten önce onu anlamak,
anlamaktan önce onun gibi düşünmeye çalışmak, nihayet onun ahlâkını hayatın her
alanında yaşayabilmektir. Çünkü Kur'an'ın övdüğü şahsiyetler, tarih
kitaplarında kalmaları için değil; insanlığın yeniden inşa edilecek
istikametini göstermeleri için anlatılmıştır. Hz. İbrahim'in bıraktığı en büyük
miras da işte budur: Allah'a tam teslim olmuş bir kalp, hakikatten taviz
vermeyen bir duruş ve bütün insanlığı kuşatan bir merhamet ahlâkı.
Kaynakça
1. Kur'an-ı Kerim
Kur'ân-ı
Kerîm.
2. Tefsir Kaynakları
Taberî,
Câmiʿu'l-Beyân.
Zemahşerî,
el-Keşşâf.
Fahreddin
er-Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb (Tefsîr-i Kebîr).
Kurtubî,
el-Câmiʿ li Ahkâmi'l-Kur'ân.
İbn
Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm.
Ebû
Mansûr el-Mâtürîdî, Te'vîlâtü'l-Kur'ân.
Elmalılı
Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili.
Muhammed
Esed, Kur'an Mesajı.
Mustafa
İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur'an.
3. Lugat ve Kavram Kaynakları
Râgıb
el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân.
İbn
Fâris, Muʿcemu Mekâyîsi'l-Luga.
İbn
Manzûr, Lisânü'l-Arab.
Zebîdî,
Tâcü'l-Arûs.
Halîl
b. Ahmed, Kitâbü'l-Ayn.
Ezherî,
Tehzîbü'l-Luga.
4. Hadis Kaynakları
Sahih
al-Bukhari
Sahih
Muslim
Jami'
at-Tirmidhi
Sunan Abi Dawud