HZ.
İBRAHİM (AS)
Kur’an-ı Kerim’in inşa etmek istediği ideal insan
tasavvuru ve ahlak nizamı, soyut teorilerden ibaret kalmayıp peygamberlerin
hayat hikâyeleri üzerinden somut ve canlı birer modele dönüştürülmüştür. Bu
tarihsel ve teolojik modellerin zirve şahsiyetlerinden biri, şüphesiz Hz.
İbrahim’dir. Kur’an’ın 210 ayetinde, Mekkî ve Medenî surelerin sarsıcı
üslubuyla geniş bir çerçevede ele alınan İbrahimî kıssa; yalnızca tarihsel bir
anlatı değil, insanlığın fıtrî kodlarıyla buluşma ve vahyin rehberliğinde kemale
erme serüvenidir. Hz. İbrahim, putperest bir toplumun karanlığından akl-ı selîm
ve basiretle sıyrılarak ulaştığı saf tevhid inancını, hayatının her safhasında
ete kemiğe büründürmüştür. Kur’an’ın ona atfettiği her bir kavram—hanîflikten
vefâkârlığa, kalb-i selîmden halîlliğe kadar—bireysel bir dindarlık
seviyesinden öte, kıyamete kadar insanlığın önünü aydınlatacak evrensel bir
ahlak manifestosudur. Bu çalışma, Kur’an-ı Kerim’in satır aralarında nakış
nakış işlenen bu ahlakî ve imanî vasıfları dilsel kökenleri, bağlamsal
derinlikleri ve sistematik yapıları çerçevesinde inceleyerek, "Millet-i
İbrahim" olmanın felsefî ve pratik boyutlarını ortaya koymayı
amaçlamaktadır.
HZ.
İBRAHİM’İN KUR’AN’DA GEÇEN AHLAKÎ VE İMANÎ
VASIFLARI
1) HANÎF OLMASI
(حنيف)
Hanîf (حنيف) kelimesi, ayağın
içe doğru eğrilmesi anlamındaki hanef kökünden türemiştir. Istılahî anlamda ise
eğrilikten uzaklaşıp istikamete yönelen, batıldan yüz çevirerek hak olana
meyleden kimse demektir.
Hz.
İbrahim, En‘âm Suresi 79. ayette kendisini açıkça hanîf olarak tanımlar:
اِنّٖى وَجَّهْتُ
وَجْهِىَ لِلَّذٖى فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَنٖيفًا وَمَا اَنَا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ
“Ben
yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene, hanîf olarak çevirdim. Ben
müşriklerden değilim.”
Hanîf
vasfı, Kur’an’da yedi ayette doğrudan Allah tarafından Hz. İbrahim’e isnat
edilmiştir. (Bakara 2/135; Âl-i İmrân 3/67, 95; Nisâ 4/125; En‘âm 6/161; Nahl
16/120, 123)
Örneğin
Bakara Suresi 135. ayette şöyle buyrulur:
قُلْ بَلْ مِلَّةَ
اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ
“De ki:
Hayır! Biz, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.”
Kur’an’da
hanîf kelimesi toplam 12 yerde geçmektedir: 10’u tekil, 2’si çoğul (حنفاء)
formundadır. Tekil kullanımların 8’i doğrudan Hz. İbrahim içindir.
Hz.
İbrahim’in hanîf oluşu; fıtratını takip ederek, bir ve tek olan Allah’a iman
etmesi, O’na yönelmesi ve teslim olmasıdır. O, putperest kavminin batıl
inançlarından bilinçli bir kopuşla uzaklaşmış, saf tevhid çizgisinde Allah’a
yönelmiş bir muvahhittir.
Bu
yöneliş, Rum Suresi 30. ayette dinin fıtratla olan ilişkisi bağlamında genel
bir ilke olarak ortaya konur:
فَاَقِمْ وَجْهَكَ
لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا
“Hakka
yönelen biri olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı
fıtrata sımsıkı tutun.”
Ayette
geçen fıtrat (فطرة), insanın yaratılışta sahip olduğu hem ruhi hem de aklî
temel eğilimleri ifade eder. “Fıtratallah” ise Allah’ın insana yerleştirdiği
kendini ve Rabbini tanıma istidadıdır.
Hz.
İbrahim, bu fıtrî kodları örtmeden takip etmiş, böylece hanîflik vasfını
kazanmıştır. Nahl Suresi 123. ayette ise fıtratın üzeri örtülmüş insanlığa,
hanîf olan İbrahim’in yoluna tabi olma çağrısı yapılır.
2) MİLLET-İ İBRAHİM OLMASI (ملة إبراهيم)
Millet kelimesi م ل ل kökünden
gelir. Kök anlamları arasında: imla etmek, dikte ettirmek, yazıyla sabitlemek,
süreklilik
kazandırmak, kalıcı hale getirmek anlamları yer alır.
Bu
anlamlardan hareketle millet; “İlahi otorite tarafından belirlenmiş, yazıyla ve
uygulamayla sabit kılınmış inanç ve hayat sistemi” olarak tanımlanabilir.
Kur’an’da
millet kelimesi türevleriyle birlikte 15 yerde geçer; bunların 8’i Hz.
İbrahim’e izafe edilmiştir.
Nisâ
Suresi 125. ayette şöyle buyrulur:
وَاتَّبَعَ
مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا
“Hakka
yönelen İbrahim’in dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim vardır?
Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.”
Millet-i
İbrahim, tevhid inancının fıtrata dayalı saf hâlinin, ilahî vahiy ile
kurumsallaşmış ve örneklenmiş biçimini ifade eder. Hanîflik, bireyin fıtrî
yönelişini anlatırken; millet-i İbrahim, bu yönelişin vahiy tarafından tasdik
edilmiş, toplumsal ve tarihsel bir modele dönüşmüş hâlidir.
Hz. İbrahim, fıtratla ulaştığı tevhide vahiy ile
desteklenen bir elçi olmuş; böylece millet-i İbrahim, fıtrat + vahiy
bütünlüğünün ilk tarihsel temsilcisi hâline gelmiştir.
3) TEK
BAŞINA ÜMMET OLMASI (أمة واحدا
Ümmet kelimesi أمّ (anne) kökünden türemiştir.
Anne, besleyen, büyüten ve yön veren merkez olduğu gibi; ümmet de aynı ilke,
amaç ve kaynaktan beslenen topluluğu ifade eder.
Nahl
Suresi 120. ayette Hz. İbrahim için: اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ
حَنٖيفًا
“Şüphesiz
İbrahim, Allah’a itaat eden, hanîf bir ümmetti.”
Hz. İbrahim’in tek başına ümmet olarak
nitelendirilmesi; Allah’ın seçkin kullarına yakışan tüm faziletleri şahsında
toplamış olmasıdır. O, yaşadığı dönemde bütün batıl inançlara karşı tek başına
tevhidi savunmuş, kıyamete kadar sürecek bir çizginin öncüsü olmuştur.
Tevhidin sembolü olan Kâbe’yi temelleriyle
yükseltmesi, bu ümmet bilincinin mekânsal ve tarihsel ifadesidir. Onun yolunu
izleyen herkes, bu anlamda İbrahim ümmetinin bir parçasıdır.
4) MÜSLİM OLMASI (مسلم)
سلم kökü; barış,
esenlik ve teslimiyet anlamlarını içerir. Müslim, kalben inanmış, iradesiyle
Allah’a teslim olmuş kimse demektir.
Bakara
Suresi 131. ayette: اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ
“Rabbi ona
‘Teslim ol’ dediğinde, ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ dedi.”
Hz.
İbrahim’in “اَسْلَمْتُ” ifadesini mazi sigasıyla kullanması, teslimiyetinin
anlık değil, köklü ve süreklilik arz eden bir duruş olduğunu gösterir.
O, oğlu
İsmail ile birlikte Kâbe’yi inşa ederken, kendileri ve soyları için müslümanlık
talep etmiş; bu dua Ali İmrân 67. ayette karşılık bulmuştur.
5)
EVVÂH OLMASI (أواه)
Evvâh, mübalağa
sigasında ismi fâildir. Başkalarının acısı karşısında yüreği yanan, içten içe
sızlayan, çokça dua eden kimse demektir. Kur’an’da bu sıfat iki yerde geçer ve
her ikisi de Hz. İbrahim içindir. (Hûd 75; Tevbe 114)
Hûd Suresi
75. ayette: اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ
“Şüphesiz
İbrahim çok yumuşak huylu, çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”
Bu ayet, Hz. İbrahim’in Lût
kavminin helâk edilmemesi için meleklerle müzakereye giriştiği bağlamda
gelmiştir. Bu tavır kınanmamış, aksine evvâh oluşu övgüyle zikredilmiştir.
Tevbe
Suresi 114. ayette ise onun, babası için duyduğu derin merhamet vurgulanır. Hz.
İbrahim, babası hayatta olduğu sürece bağışlanma dilemiş; ancak onun Allah
düşmanı olarak öldüğü kesinleşince bu duadan vazgeçmiştir.
Bu durum,
merhametin sınırlarını vahyin belirlediği dengeli bir kulluk örneğidir.
6) HALÎM
OLMASI (حليم)
Hilm, öfkenin harekete geçmesi
durumunda nefsi, tabiatı ve seciyeyi zapt etmek; acele etmemek, kendine hâkim
olmaktır. Öfke doğduğu hâlde onun yönlendirmesine teslim olmamak, iradeyi ve
aklı devrede tutabilmektir.
Hilm
kelimesi akıl anlamında da kullanılır. Zira aklını etkin biçimde kullanan
kimse, öfkesinin esiri olmaz; nefsini kontrol altında tutar. Burada özellikle
altı çizilmesi gereken husus şudur:
Kişinin
güç yetirebildiği hâlde öfkesini yutması ve hemen karşılık vermemesi, hilm
ahlâkının özünü oluşturur.
Cenâb-ı
Allah’ın Halîm sıfatı da bu anlam çerçevesinde değerlendirilir: Allah, kudreti
yettiği hâlde hemen cezaya yönelmez; kuluna kendini düzeltmesi için süre ve
fırsat tanır.
Kur’an’da
Halîm (حليم) kelimesi 15 ayette geçer:
11 ayette
Allah’ın sıfatı olarak,
2 ayette
Hz. İbrahim’in vasfı olarak (Tevbe 114, Hud 75),
1 ayette
Hz. Şuayb’a (a.s) kavmi tarafından istihza yoluyla isnat edilerek (Hud 87),
1 ayette
de Hz. İbrahim’e müjdelenen çocuk Hz. İsmail’in vasfı olarak (Saffât 101).
Hz.
İbrahim hakkında gelen ayetler şöyledir:
Hud 75: اِنَّ
اِبْرٰهٖيمَ لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ
“Çünkü
İbrahim çok halîm, çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”
Tevbe 114:
اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ لَاَوَّاهٌ حَلٖيمٌ
“Şüphesiz
İbrahim çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi.”
Genel
olarak ifade edilecek olursa; hilm sahibi olmak, öfkenin doğurduğu taşkınlıklar
karşısında akl-ı selîm ile mutedil bir tavır ortaya koymak, öfkeyi bastırmak ve
davranışı dengelemektir.
7) MUNÎB OLMASI (منيب)
Munîb kelimesinin kökü ناب’dır.
Bu kök, sık sık, tekrar tekrar geri dönmek anlamını taşır. İsm-i fâil formu
olan منيب, yönünü sürekli Allah’a dönen, Allah ile bağını diri tutan kimse
demektir.
Munîb olan kişi; her şeyden
yüz çevirip Allah’a dönmeyi bir alışkanlık, hatta bir sevdâ hâline getirmiştir.
Bu dönüş; geçici bir yöneliş değil, bilinçli, iradeli ve süreklilik arz eden
bir yöneliştir.
Aynı
kökten gelen نائبة kelimesi ise inişli çıkışlı hâlleri ifade eder; bu sebeple
musibet, dert ve sıkıntılar için kullanılmıştır.
Bu kök
anlam dikkate alındığında munîb, kişinin karşılaştığı her türlü acı ve tatlı
hâdisede yönünü tekrar tekrar Allah’a çeviren, dönüşünü hayat tarzı hâline
getiren kimse demektir.
Munîb
kelimesi Kur’an’da 7 ayette geçmektedir:
5’i tekil,
2’si çoğul
formdadır.
Hz.
İbrahim’in vasfı olarak yalnızca Hud Suresi 75. ayette geçmektedir:
اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ
لَحَلٖيمٌ اَوَّاهٌ مُنٖيبٌ
“Çünkü
İbrahim çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”
8) KÂNİT OLMASI (قانت)
Kânit, huşû içinde, süreklilik
arz eden bir itaat hâlini ifade eder. Mütevazı olmak, boyun eğmek, emre amade
olmak ve itaatten ayrılmamaktır.
Kânit
kelimesinin türevlerinden biri olan kunût (قنوت), namazda kıyam hâlindeki duayı
ifade eder. Efendimize (s.a.v) “Hangi namaz daha faziletlidir?” diye
sorulduğunda,
“Kunûtu
uzun olan” diye cevap vermiştir.
Bu cevap,
kunût kelimesinin anlam alanıyla doğrudan ilişkilidir. Zira kıyam hâli;
Allah’ın huzurunda ayakta durmayı,
sessizliği,
teslimiyeti, mutlak boyun eğişi şekilsel olarak temsil eder.
Kânit
kelimesi çeşitli formlarıyla Kur’an’da 13 defa geçmektedir:
1 kez Hz.
İbrahim’in vasfı olarak (Nahl 120), diğer ayetlerde ise Allah’ın övdüğü kullar
için kullanılmıştır.
Hz. İbrahim’in kânit oluşu; Allah’ın emirlerini büyük bir
teslimiyetle yerine getirmesi, kullukta süreklilik göstermesi ve hayatının her
safhasında Allah’a amade bir duruş sergilemesidir.
Nahl 120: اِنَّ
اِبْرٰهٖيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَنٖيفًا
“Şüphesiz
İbrahim, Allah’a itaat eden, hakka yönelen bir önderdi.”
9) ŞÂKİR OLMASI (شاكر)
Şâkir,
ش ك ر kök fiilinin ism-i fâil formudur.
Şükür, bir
şeyin örtüsünü kaldırıp onu açığa çıkarmak anlamına gelir.
Arapçada
kullanılan دابة شكور (dabbetün şekûr) ifadesi; verilen yemi ve bakımı hemen
bedeninde gösteren, semizleşen ya da süt veren hayvan için kullanılır. Bu
kullanımdan hareketle şükür; nimetin etkisini sözle ve fiille görünür kılmak
demektir. Bu sebeple şükür sadece dil ile ifade edilen bir teşekkür değildir:
Kalbin
şükrü: Nimeti idrak etmek,
Dilin
şükrü: Nimeti vereni övmek,
Organların
şükrü: Nimeti Allah’ın rızasına uygun kullanmak,
Aklın
şükrü: Allah’ı tanıyıp O’nu bulmak,
Malın
şükrü: Allah yolunda harcamak.
Kur’an’da
şâkir kelimesi 14 yerde geçer:
2 ayette
Allah’ın sıfatı,
1 ayette
Hz. İbrahim’in vasfı olarak (Nahl 121).
Nahl 121: شَاكِرًا
لِاَنْعُمِهٖ
“O,
Allah’ın nimetlerine şükreden bir önderdi.” Ayette geçen لِاَنْعُمِهِ
kelimesinin cem‘-i kıllet vezninde gelmesi, “Az görünen nimetlere bile
şükreden” anlamını vurgular.
Hz. İbrahim’in şükrü; sözle sınırlı olmayan,
bütün hayatına yayılan fiilî bir şükürdür. Sahip olduğu her nimeti Allah’a
yakınlaşmanın vesilesi kılmıştır.
10)
VEFAKÂR OLMASI (وفيّ)
Vefâ, bir şeyi olması gerektiği
gibi yerine getirmek; sözü tastamam tutmak, şartları eksiksiz yerine getirmek
demektir.
Kur’an’da
bu vasıf Hz. İbrahim için yalnızca Necm Suresi 37. ayette geçer:
وَاِبْرٰهٖيمَ
الَّذٖى وَفّٰى
“Ve sözünü
tastamam yerine getiren İbrahim…”
Fiilin
tef‘îl babında gelmesi, vefânın çokluğunu ve kemalini ifade eder.
Hz.
İbrahim’in vefâsı; Bakara 124’te ifade edilen “kelimelerle imtihan edilmesi”
sürecinde ortaya çıkmıştır.
Çocuğunu
kurban etmeye razı olması, ateşe atılmayı göze alması, ailesini çöl ortasında
bırakması, kavmiyle mücadelesi… Kendisine verilen her emri eksiksiz yerine
getirmesi bu vefânın tezahürüdür.
Bu sebeple
Allah onu insanlara imam kılmıştır.
11) KALB-İ SELÎM OLMASI (قلب سليم)
Hz. İbrahim’in öne çıkan
vasıflarından biri de kalb-i selîm sahibi olmasıdır. Bu kavram Kur’an’da
yalnızca iki ayette geçmekte olup, her iki ayet de Hz. İbrahim ile ilgilidir.
Şuara
Suresi 87–89. ayetlerde, Hz. İbrahim’in şu duasına yer verilir:
“Allah’a
selîm bir kalp ile gelen kurtulur.”
Saffat
Suresi 84. ayette ise bu duanın kabul bulduğunu görürüz:
“İbrahim,
Rabbine selîm bir kalp ile gelmişti.”
Selîm kalp, سلم kökünden
türemiştir. Bu kök; esenlik, arınmışlık ve bütünlük anlamlarını taşır.
Kalb-i
selîm;
şirk ve
şüpheden arınmış,
iman
esaslarına samimiyetle bağlı,
kötülüklerden
korunmuş,
her türlü
bidat ve hurafeden uzak,
dünya
nimetleriyle şımarmayan,
kin, öfke,
hile, gösteriş, haksızlık, kıskançlık, dünya sevgisi ve yalan gibi kalbî
afetlerden temizlenmiş,
bütün
benliğini Yüce Allah’a teslim etmiş bir kalptir.
Kur’an,
kalbin hem müspet hem menfi eğilimlerinden söz eder.
Kalb-i
selîm, Kur’an’ın müspet manada zikrettiği bütün kalp niteliklerini kuşatıcı bir
üst kavramdır.
Kur’an’da
müspet manada geçen kalpler şunlardır:
Akleden
kalp (Hac 46)
Ürperen
kalp (Enfal 2; Hac 35; Mü’minun 60)
Haşyet
duyan kalp (Hadid 16)
Mutmain
kalp (Enfal 10; Âl-i İmran 126; Ra‘d 28; Bakara 260)
Takvalı
kalp (Hac 32; Hucurat 3)
Mümin kalp
(Fetih 4; Hucurat 7; Mücadele 22)
Münîb kalp
(Kaf 33)
Şefkatli
ve merhametli kalp (Hadid 27)
Kalb-i
selîm, bu niteliklerin tamamını içinde barındıran kemal hâlidir.
12) HALÎLULLAH OLMASI (خليلًا)
Halîl (خليل) kelimesi, فعيل
veznindedir. Bu vezin Arapçada hem sıfat-ı müşebbehe, hem ism-i fâil hem de
ism-i mef‘ûl anlamı taşıyabilir ve süreklilik arz eden vasıflar için
kullanılır.
Halîl kelimesinin kök anlamı;
muhabbetin nefse nüfuz etmesi, sevginin insanın bütün varlığını kuşatmasıdır.
Bu sevgi, tıpkı okun hayvanın bedenini delip geçtiğinde bıraktığı iz gibi,
derin ve kalıcı bir etki bırakır.
Zemahşerî,
Keşşâf’ta halîli şu şekilde açıklar: “Senin yolunda seninle birlikte yürüyen
kimse demektir.”
Zira الخُلّ,
kum üzerinde oluşan yol anlamına gelir. Hz. İbrahim, Allah’ın yolunu kendisine
rehber edinmiş, bu yolda iz bırakmış bir peygamberdir.
Nisa
Suresi 125. ayette şu ifade yer alır:
وَاتَّخَذَ
اللّٰهُ اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا
“Allah,
İbrahim’i dost edindi.”
Bu ayette
halîl, sadece duygusal bir yakınlığı değil; rızanın tamlığını, mutlak bir
teslimiyeti ifade eder. Hz. İbrahim, Allah’ın rızasını hayatının her safhasında
öncelik hâline getirmiştir.
Hanifliği,
putperest kavmiyle mücadelesi, ateşe atılması, hicreti, oğlu İsmail ile imtihan
edilmesi… Hayatındaki bütün bu süreçler, bu dostluğu pekiştiren imtihanlardır.
Bu
teslimiyet, Necm Suresi 37. ayette ifade edilen:
“Allah’ın
emirlerini tastamam yerine getirdi” övgüsüne mazhar olmasına vesile olmuştur.
Cenâb-ı
Allah’ın Hz. İbrahim’i halîl edinmesi, Kur’an’daki en güçlü yakınlık
ifadelerinden biridir. Bu, onun kalbinin Allah sevgisiyle tamamen dolduğunu; bu
sevginin bütün hücrelerine nüfuz ettiğini gösterir. Bu mertebe, kullar içinde
yalnızca Hz. İbrahim’e nasip olmuştur.
Nisa 125.
ayette halîlullah kavramı doğrudan Hz. İbrahim için kullanılmış olmakla
birlikte, ayetin bütünlüğü; onun yolunu izleyen, teslimiyet ve ihsan üzere
yaşayan kulların da bu dostluğa yönlendirildiğini müjdelemektedir.
Halîl
kelimesi ve türevleri Kur’an’da 14 yerde geçmektedir.
13) MERHAMETLİ OLMASI
Merhamet
denince akla Hz. İbrahim gelir. İsminin Arapça karşılığı olarak kullanılan “Ebu
Rahîm (أبو رحيم)”, “merhametin babası” anlamını taşır.
Hz.
İbrahim’in merhameti, hayatının her alanına sirayet etmiş, olması gereken en
üst düzeyde tecelli etmiştir. Hassas bir gönle, naif bir dile ve kolaylığa
dayalı bir muamele anlayışına sahiptir. Bu üç özelliğin bir arada bulunabilmesi
için zeminde hiçbir dünyevî menfaatin olmaması gerekir; tıpkı Hz. İbrahim’de
olduğu gibi.
Efendimiz
(s.a.v), peygamberler arasında Hz. İbrahim’e özel bir muhabbet beslemiştir. Bu
sevginin nişanesi olarak, Mısırlı Mariye’den olan oğluna İbrahim adını vermiş
ve Ebu İbrahim künyesiyle anılmak istemiştir.
Merhamet,
insanın insan kalabilmesinin en temel vasıflarından biridir. Gerçek davetçi;
ihanete uğramış, yurdundan çıkarılmış, iftiraya maruz kalmış olsa bile,
kendisine zulmedenler için bile hayır temennisinde bulunabilendir. Yasin Suresi
26. ayette anlatılan elçinin
“Keşke
kavmim bilseydi…”
deyişi, bu
merhametin en çarpıcı örneklerindendir.
Bu sebeple
davetçiler, davetleri karşılığında hiçbir ücret; ne şan, ne şöhret, ne menfaat,
ne de çıkar beklerler.
Hz.
İbrahim’in Kur’an’da geçen merhameti çok yönlüdür:
1.
Günahkâr kavmi için içten ve ısrarlı dua etmesi
(Şuara 86;
İbrahim 36–37)
Hud Suresi
75. ayette, meleklerin Lut kavmini helâk için geldiklerini haber verdikleri
sahnede Hz. İbrahim’in derin merhameti çarpıcı biçimde görülür. Kavim son
derece azgın olmasına rağmen, İbrahim (a.s) helâkin ertelenmesi için adeta
araya girer; bu, şefkatten kaynaklanan bir müdafaadır.
2. Kavmini
kırmadan, en yumuşak dili kullanarak tebliğ etmesi
(Şuara
69–82; En‘âm 74–83; Meryem 41–48)
“Babacığım…”,
“Size bir
zarar gelmesinden endişe ediyorum…”
gibi
ifadeler, onun merhamet yüklü üslubunun göstergesidir.
Meryem 47.
ayette, babası tarafından kovulmasına rağmen beddua etmemesi merhametinin
zirvesidir.
3. Tövbe
eden günahkârlara sürekli kapı aralaması
(Bakara
260; İbrahim 41; Hud 75)
Hz.
İbrahim’in dinî psikolojisinde, insanın dönüşebileceğine dair güçlü bir iman
vardır.
Hud 75’te
geçen “evvâh” sıfatı, onun yufka yürekli ve başkası için yanan bir gönle sahip
olduğunu gösterir.
4.
İnsanlar için dua eden, ümmeti için kalbi yanan peygamber olması
(Bakara
128–129, 201; İbrahim 35–41)
Dualarının
merkezinde insanların dünya ve ahiret selameti vardır.
5.
Mazlumlara sahip çıkması (Lut’a desteği)
(Ankebut
31–32)
6.
Misafire ikram ve gönül alması
(Zariyat
24–30)
7.
Hayvanlara karşı merhameti
(Bakara
260 tefsirleri bağlamında)
14) ULÜ’L-AZM PEYGAMBERLERDEN
OLMASI
Azm (عزم):
Kesin karar, sağlam niyet, istek, enerji ve çaba demektir.
Azime (عَزِمَ):
Bir işi yapmaya ve onu tamamlamaya yönelik olarak kalbi sıkıca bağlamak, kesin
karar vermek ve bu uğurda tereddütsüz ilerlemek anlamına gelir.
Âzim (عازم):
Bir işi yapmaya, bir yere gitmeye ya da bir konuyu çözmeye kesin karar verip,
iradesini ve imkânlarını sonuç alıncaya kadar sebatla ortaya koyan kimsedir.
Azîmet (عازيمة):
Hiçbir şeyin etkisinde kalmadan, kararlılıkla yolunda yürümektir.
Azim
sahibi (اولو العزم) olmak ne demektir?
Zorluk
karşısında çözülmemek (dayanıklılık, metanet, istikrar),
Verilen
görevi kararlılıkla uygulama azmi göstermek,
Uzun
soluklu bir mücadeleyi sürdürebilecek iradeye sahip olmak.
Peygamberlerin
tamamı mı, bazısı mı azim sahibidir?
Ahkaf
Suresi 35. ayette, peygamberlerin azim sahibi oldukları ifade edilir:
فَاصْبِرْ كَمَا
صَبَرَ اُولُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ…
“(Ey
Muhammed!) O hâlde, yüksek azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret…”
Bu ayet
çerçevesinde iki görüş ortaya çıkmıştır:
1) Bazısı
azim sahibidir
Ayette
geçen مِنَ الرُّسُلِ ifadesindeki min (من) edatının teb‘îz (bazılık) ifade
ettiği kabul edilir.
Bu yoruma
göre anlam şöyledir:
“Azim
sahibi olan peygamberlerden bir kısmı gibi sabret.”
Bu görüşe
göre:
Peygamberlerin
tamamı azim sahibi değildir.
Ulü’l-azm,
belirli bir peygamber grubunu ifade eder.
Bu anlayış
yaygın kabul görmüştür.
Bu görüşü
savunanlar, şu gerekçelere dayanırlar:
Tâhâ 115:
Hz. Âdem için “onda bir azim bulamadık” buyrulmuştur. Çünkü Allah’a verdiği
sözü yerine getiremeyerek yasak ağaca yaklaşmıştır.
Kalem 48:
“Hût sahibi gibi olma” ifadesiyle Hz. Yunus’un, öfkesine yenik düşerek görev
yerini terk etmesi eleştirilmiştir.
Bu sebeple
Hz. Âdem ve Hz. Yunus’un, söz konusu bağlamda azim sahibi kabul edilmedikleri;
buna karşılık Ahzâb 7. ayette isimleri geçen peygamberlerin ulü’l-azm olduğu
söylenmiştir: Nûh, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa.
2) Hepsi
azim sahibidir
Bu görüşte
ise مِنَ الرُّسُلِ ifadesindeki min edatının beyâniyye olduğu kabul edilir.
Beyâniyye,
kapalı olan manayı açıklamak için kullanılır.
Bu yoruma
göre ayetin anlamı şöyledir:
“Azim
sahibi olan, yani azim sıfatıyla nitelenen tüm peygamberlerin sabrı gibi
sabret.”
Bu
durumda: Ulü’l-azm, tüm peygamberleri kapsayan bir vasıf hâline gelir. Yani
bütün peygamberler azim sahibidir.
Taberî ve
Mâturîdî’ye göre ulü’l-azm, özel bir peygamber sınıfı değil, peygamberliğin
bizzat kendisidir.
Onlara
göre azim; imtihanlar karşısında Allah’ın emrine göre direnen, geri adım
atmayan ve büyük sabır gösteren kimselerin ortak niteliğidir.
Çünkü:
Peygamberlik
görevinin ağırlığı,
Tebliğde
sabır,
İmtihanlarda
metanet
tüm
peygamberlerde ortak özelliklerdir.
Bu anlamda
kendilerine nebîlik verilen tüm peygamberler, güç ve imkânlarını sonuna kadar
kullanarak davetlerini yılmadan, usanmadan ve büyük bir kararlılıkla
sürdürmüşlerdir. Bu yönüyle hepsi ulü’l-azm, yani azimet sahibi
peygamberlerdir.
15)
ÜSVE-İ HASENE OLMASI (أسوة حسنة)
Üsve-i
hasene, güzel örneklik demektir. Kur’an’da bu ifade üç yerde geçer:
Mümtehine
4 ve 6: Hz. İbrahim için,
Ahzâb 21:
Hz. Muhammed (s.a.v) için.
Bu iki
peygamberin hayatı, inananlar için tartışmasız bir rol model niteliği taşır.
Hz.
İbrahim, hayatının her alanında örneklik sergilemiştir. Baba, eş, evlat,
davetçi, mücadele insanı olarak; hayata dair her durumda model olabilecek bir
peygamberdir.
O, tüm
güzel hasletlerin temelini teşkil etmiş; bu sebeple “tek başına bir ümmet”
olarak nitelenmiştir. Kendinden sonra gelenler ona bağlanmış, onu örnek almış
ve onun davasını sürdürmüşlerdir.
Âl-i İmran
68. ayet, bu örnekliğin devamlılığını vurgular.
Hz.
İbrahim’in teslimiyeti, hanifliği, kânit oluşu, evvâh, şâkir, münîb, vefakâr,
halîm oluşu, kalb-i selîm sahibi olması, halîlullah oluşu ve merhameti; insanı
güzelleştiren ve yücelten hasletlerdir.
Bu güzel
ahlâk, onu tarihe altın harflerle yazdırmış; onu rol model edinmek dünya ve
ahiret saadeti olarak sunulmuştur.
Hz.
İbrahim’i yoldaş edinmek; onun dinini din, davasını dava, ahlâkını ahlâk
edinmek ve teslimiyetini sürdürebilecek azim ve kararlılığı kuşanmak,
müminlerin şiarı olmalıdır.
16) ULÛ’L-EYD VE’L-EBSÂR (أولي الأيد والأبصار)
Bu vasıf,
Sâd Suresi 45. ayette geçmektedir:
“Güçlü ve
basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.”
Eyd, el
anlamına gelmekle birlikte mecaz olarak güç, kuvvet, destek ve etkinlik
anlamlarını taşır.
Basar,
yalnızca bakmak değil; tecrübeye dayalı içgörü, seziş ve hakikati yanılmadan
kavrayabilme anlamını ifade eder. Bu yönüyle nazar (incelemeye dayalı bakış) ve
re’y (bilgiye dayalı görüş) fiillerinden ayrılır.
Bu
kavramlar ışığında ayet şöyle anlaşılabilir:
İbrahim,
İshak ve Yakub; dini yaşama ve yaşatma konusunda güçlü bir iradeye, Allah’ın
hükümlerini uygulamada ve rızasını kazanmada ise derin bir basirete
sahiptirler. Ellerindeki güçle güzel işler yapmış, basiretleriyle de doğru
düşünce ve sağlıklı yöneliş ortaya koymuşlardır.
Sâd Suresi
46. ayette, bu gücün kaynağı açıklanır: Ahiret yurdunu merkeze almaları.
Bu bilinç,
onların dünyada güzel ameller üretmelerini sağlamıştır. Amaçları, yaşanılır bir
dünya bırakmak ve kalıcı bir ahiret bilinci oluşturmaktır.
17) MUSTAFEYNE'L AHYAR (مصطفين الاخيار)
Sad suresi
47. Ayette geçmektedir: وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ
﴿٤٧-٣٨﴾
' Onlar
bizim yanımızda seçkinlerden, hayırlılardandı.'
El
Mustafeyne İbrahim, İshak, Yakup yani dede, oğul, torun için geçmektedir.
Bunların seçkin olmaları, yaşantılarında sergiledikleri itaatleri, tutum ve
davranışlarından ileri gelmektedir.
“ Şüphesiz onlar en hayırlı seçilmişlerdendir veya iyilerin
seçilmişlerindendir” demektir.
Elmustafeyne kökü( صفى ) bir nesnenin
saf, halis, temiz olanı demektir.
İftial vezninin ismi mef’ulü olan المصطفين en
saf seçilmiş olanlar demektir.
İftial veznine giren bir fiil dönüşüklülük ve işlenilen fiilde gayret, zorlama
ve istek bildirir. Yani Allah'ın bunları seçişinde hak edilmişlik ve işe namzet
olmak vardır.
18)HARRU SUCCEDEN
VE BUKİYYA ( خرُّوا سُدَّا وَ بُكِيّا)
Meryem
suresi 58. ayette şöyle geçmektedir:
اُولٰئِكَ
الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ
وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْرَایٖٔلَ
وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ
خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا ﴿
19.58:
İşte bunlar, Âdemʼin ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan,
İbrahimʼin, Yakubʼun ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine
nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmânʼın âyetleri okunduğu zaman
ağlayarak secdeye kapanırlardı.
“Ağlayarak secdeye kapanırlardı. خروا سجدا و بكيا
Duyulabilecek bir ses çıkararak düşmeye خَرَّ denir
. Dildeki kullanımına bazı örnekler şöyledir:
خرّ الماء su çağladı ya da şarıldadı.
خَرَّ البناء bina çöktü .
خرّ الرّجل adam öldü şeklinde
kullanımları mevcuttur.
Harra( خرّ ) ; çok olan bir
durumun akabinde gelen sarsıntının yaşattığı durumun ifadesidir. Bazen bayılma
hissinin oluşması, dermanın kesilip yere düşmesi bazen de acziyet ifadesini
gösterir. İnananlar için bu ifadenin kullanılması Allah'a karşı gösterilen tazim
ifadesidir.
Meryem suresi 58’de kıssası anlatılan peygamberlerin övgüye mazhar sıfatları
anlatılıyor. Rahman'ın ayetleri kendilerine okunduğunda ağlayarak secdeye
kapanmaları, vahiy karşısında ki saygınlıkları ve teslimiyetlerinin
boyutunu gösterir.
Kainat ayetlerinin okunması şeklinde de anlaşılabilir. Zira kainatta var olan
her bir eser, müessirinin eserini haykıran binlerce mucizeye sahiptir. Bu
ayetlerdeki mucizeleri görebilen göz ve gönül kendi acziyetini anlayıp da
Yaradanına secde eder, boyun büküp ona teslim olur.
Bu ayette secdeye kapanmaları ile övülen kulluklarına dikkat çekiliyor.
İlahi kudreti idrak ile secdeye kapanma tam bir teslimiyet, tevazu ve kulluk
bilinci oluşturur..
19) RÜŞT VERİLMESİ ( اتينا إبراهيم رشده)
Hazreti İbrahim'e rüşd verildiği ile ilgili ayet Enbiya suresi 51. ayette
geçmektedir.
وَلَقَدْ
اٰتَيْنَا اِبْرٰهٖيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهٖ عَالِمٖينَ ﴿٥١-٢١﴾
21.51:
Andolsun, daha önce de İbrahimʼe doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik.
Biz zaten onu biliyorduk.
Rüşd( رُشْد ); fiziksel
gelişmenin ötesinde, fikri olgunluk düzeyine erişmeyi ifade eder. Bu kavram;
doğru yolu izleme, aklı başında olma, kendi ayakları üzerinde durabilme, iyiyi
kötüyü birbirinden ayırt edebilecek niteliklere sahip olma gibi olgunluk
ifadelerini içermektedir.
Hz İbrahim'e ‘rüşd'ün verilmesi demek; doğru yola erişecek olgunluk, muhakeme
yeteneğine sahip olmasıdır. Melekut alemini sorgulayarak, sanattan sanatkarı,
eserden müessiri bulacak yeteneğe, olgunluğa sahip olmuştur.
En’am suresi 75'te kendisine verilen rüşt ile melekut alemini sorgulayarak,
babası ve kavmine karşı Allah'ın varlığını ve Rablık sıfatını delillendiriyor.
وَكَذٰلِكَ
نُرٖى اِبْرٰهٖيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ
الْمُوقِنٖينَ ﴿٧٥-٦﴾
6.75: İşte
böylece İbrahimʼe göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı
gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.
20) SALİHLERDEN OLMASI(لمن
الصالحين)
صلح fesatın zıttıdır. Kendini düzeltmek,
ıslah edici ameller yapmaktır.
Salihlerden
olması Nahl suresi 122. ayeti kerime de geçmektedir.
وَاٰتَيْنَاهُ
فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَاِنَّهُ فِى الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحٖينَ ﴿١٢٢-١٦﴾
16.122:
Ona dünyada iyilik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.
Salihlerden olması ve özellikleri Nahl suresi 120. ayetten itibaren şöyle
sıralanmıştır:
1) Tek
başına ümmet oluşu (kendisine uyulan, örnek alınan)
2) Kânit
olması (Allah'ın emirlerine amade, ona ram olmak)
3) Hanif
olması (Allah'ı birleyen, şirkten uzak)
4)
Müşriklerden olmaması
5)
Allah'ın nimetlerine şükredici olması
6)
Allah'ım onu nebi olarak seçmesi
7)
Dosdoğru yola iletilmesi
8) Dünyada
da güzellik verilmesi
(kendinden
sonra gelen gerek Yahudi, Hristiyan gerekse Müslümanlar tarafından hayırla yad
edilmesi dünyada verilen güzelliktir.)
Şuara
suresi 84. ayette ‘’sonrakiler içinde benim için güzel yad edilme lütfu
ver" şeklindeki duasına icabet edildiğini görüyoruz.
9)
Ahirette de salihlerden olması.
Yine
Şuara suresi 83. ayetinde ‘’bana hüküm ihsan et ve beni salihler zümresine
kat" duasına icabet edilmiştir.
21) SIDDIK OLMASI (كان صديقا نبيّا)
Meryem
suresi 41 ayette geçmektedir:
وَاذْكُرْ
فِى الْكِتَابِ اِبْرٰهٖيمَ اِنَّهُ كَانَ صِدّٖيقًا نَبِيًّا ﴿٤١-١٩﴾
19.41:
Kitapʼta İbrahimʼi de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir
peygamber idi.
Sıddık, ahlaki değerlerin en temel
unsurunu teşkil eder. Her yerde, her konuda doğruluğa sarılmaktır. Doğru sözlü
olmak, doğru davranmak müminin şiarı ve temel karakteri olmalıdır. Kur'an'da
sadakat; sözde, düşüncede, niyette, inançta, amelde doğruluk içerisinde
olabilecek anlam genişliğine sahiptir.
Sıdk, özün söze uygun olmasıdır. Fiil ve davranışlarda doğruluk, insanın
amellerinin görünen yönü ile ilgilidir. Amelde doğruluk, tutum ve davranışlarda
riyadan uzak olmaktır. Kişi söyledikleri ile karşısındakini yanlışa sürüklüyorsa
sözel açıdan dürüst değildir. Eğer yaptıklarıyla yanlışa sürüklüyorsa o zaman
da davranışsal açıdan dürüst değildir.
Sıddık mübalağa kalıbıdır, sadakati çok olan kimse demektir. Bu kimse
Allah'a ve elçisine iman konusunda derin sadakate sahip olandır. Adeti doğruluk
olan kimseler için kullanılır.
.كان صديقا ifadesinde ki كان ile ibarenin gelmesi sıddık bir nebi olarak bulundu, idi.
Yani varoluşunun başlangıcından beri bu vasıfla vasfedilmiştir. Babasını ve
kavmini tebliğe davet ederken sıddık ve peygamberlik hususlarını üzerinde
taşıyan biri idi, demek olur.
Peygamberler
dualarında Şuara suresi 83. Ayette olduğu gibi "bizi salihlerden kıl"
geçtiği halde "bizi sıddıklardan kıl" geçmez. Kanaatimizce minimal
düzeyde de olsa herkesin yapıp cennet’e dahil olabileceği ortalama bir
seviyeyi tutturmak olabilir.
Nisa
suresi 69. ayet-i kerimede peygamberlerden sonraki sıralama şöyledir:
وَمَنْ
يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ
عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحٖينَ
وَحَسُنَ اُولٰئِكَ رَفٖيقًا ﴿٦٩-٤﴾
4.69: Kim
Allahʼa ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allahʼın kendilerine nimet
verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle
birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.
Ayette
ifade edildiği üzere sıralama peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih
kimseler... şeklindedir. Her peygamber hem sıddık hem şehit hem de salihtir.
Ancak her salih kimse peygamber değildir. Salihlerden olmak en minimal
düzeydir. Herkesin yapıp da peygamberlerle beraber olabileceği bir makam olup,
inananları salih olmaya, salih davranışlar yapmaya teşvik etmektedir.
Yine bunun
gibi bir ayet de müslim kelimesi ile alakalı olarak Ali İmran suresi 67. ayette
geçmektedir.
Ayet, Hz
İbrahim'i ‘Hanif bir Müslümandı’ şeklinde niteliyorken, ‘Hanif bir Mümindi’
şeklinde nitelememektedir. Hatta Bakara Suresi 128'de Hazreti İbrahim, oğlu
İsmail ile Kabe'nin temellerini yükseltirken hem kendileri için müslüman olarak
hem de soyları için müslüman kimseler meydana getirmesi için dua etmiştir.
Yine
buradaki ifadede de “ mümin kimseler” dememiştir. Oysa ki mümin olmak, müslüman
olmaktan daha evladır. Sözünü ettiğimiz Ali İmran suresi 67 ve Bakara
suresi128. ayetler şu şekildedir
مَا
كَانَ اِبْرٰهٖيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ كَانَ حَنٖيفًا
مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ ﴿٦٧-٣﴾
3.67:
İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allahʼı bir tanıyan,
hakka yönelen) bir Müslümandı. Allahʼa ortak koşanlardan da değildi.
رَبَّنَا
وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ
وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ
﴿١٢٨-٢﴾
2.128:
'Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş
bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et.
Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.'
Bu
ayetlerde de aynı sebepten dolayı inananları İslam olmaya teşvik amaçlı,
minimal düzey de olsa müslim olun anlayışı için kullanmış olması muhtemeldir .
22) MÜMİN KULLARDANDIR
Saffat
suresi 111. ayette Hz İbrahim için geçmektedir
اِنَّهُ
مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنٖينَ ﴿١١١-٣٧﴾
37.111:
Çünkü o müʼmin kullarımızdandı.
Mü'min ifadesi امن kelimesinden
türeyen ismi faildir. امن gönül huzuru ve
korkunun bertaraf olmasıdır .مؤمن ise
inandığı değerlere güvenen ve bu güvene layık hareketlerle kendisine de
güvenilen demektir.
Bu ayette
de görüldüğü üzere Hz İbrahim, Cenab-ı Allah katında mümin kullarımızdandır,
diye kayıtlandığı halde Hz İbrahim dualarında ‘mümin kulların arasına bizleri
dahil et’ talebinde bulunmamıştır. Bundan da duasında ümmet bilinci ile hareket
ettiğini ve dini kolaylık ilkesine dayandırmak olduğunu gösteriyor.
‘Mümin
kullarımızdandır’ ifadesi Hz İbrahim dışında
Saffat
suresi 81’ de Hz Nuh için,
Saffat
suresi 122’ de Hz Musa ve Hz. Harun için,
Saffat
suresi 132’ de Hz. İlyas için geçmektedir.
Hz.
İbrahim’in Kur’an-ı Kerim’de zikredilen yirmi iki farklı vasfı üzerinde yapılan
bu detaylı analiz göstermektedir ki; onun şahsiyeti, beşerî potansiyelin ilahî
rıza doğrultusunda ulaşabileceği en üstün ahlakî entegrasyonu temsil eder. O;
kalbî afetlerden arınmış bir "kalb-i selîm", akıl ve iradeyi öfkenin
önüne koyan bir "hilm", acıyı duaya dönüştüren derin bir
"evvâhlık" ve sarsıntılar karşısında sarsılmadan secdeye kapanan bir
teslimiyet ("harru succeden") abidesidir. Analiz edilen dilsel
incelikler ve ayetlerdeki kavramsal tercihler—özellikle ikame edilen hedeflerin
(salih olmak, müslim olmak gibi) mümin şahsiyetler için erişilebilir, kapsayıcı
ve kolaylaştırıcı bir taban ahlak seviyesi olarak sunulması—Hz. İbrahim’in
tebliğindeki derin pedagojik merhameti ve ümmet bilincini gözler önüne
sermektedir. O, dualarında çıtayı tüm insanlığın sığınabileceği rahmet limanına
sabitlemiş, ancak kendisi Allah katında "mümin kullardan" ve
"seçkin hayırlılardan" (mustafeyne'l-ahyar) kılınarak taltif
edilmiştir. Netice itibarıyla, Hz. İbrahim’in ahlakını ve davasını kuşanmak;
yalnızca tarihsel bir şahsiyeti anmak değil, fıtrat ile vahyi, akıl ile
teslimiyeti, dikey planda Allah’a kulluk ile yatay planda mahlukata merhameti
aynı kalpte birleştirebilen "tek başına bir ümmet" olabilme iradesini
diri tutmaktır.
Hazreti
İbrahim'in davasını dava , ahlakını ahlak edinmek en büyük niyazımızdır..