Loading...
İNSAN (الانسان)

KUR’ÂN’DA İNSAN KAVRAMI

Arapça kök harfleri için  e.n.s (اني) ya da n.s.y  (نسى) demiştir.

Kur'an'da 65 ayette geçer.

İnsân (الانسان) kelimesi Arapçada esasen bir cins isimdir; Kur’ân kullanımında ise çoğunlukla tür adı (genel kavram) olarak işlev görür.

İnsan kelimesinin kökeni hakkında Râgıb el-İsfahan el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân adlı eserinde çeşitli değerlendirmelerde bulunur. Râgıb’a göre “insan (الانسان) kelimesi birkaç farklı kök ve anlam ilişkisi çerçevesinde açıklanmıştır:

a) İnsan “انس” kökünden olup ünsiyet kurmadığı takdirde varlığını sürdüremeyecek bir yapıda yaratılmış olmasındandır. Bundan dolayı “insan tabiatı icabı medenidir şehirlidir” denmiştir. Zira varlığını devam ettirebilmek için biri diğerine muhtaçtır, tek başına bir insanın hayat için gerekli bütün ihtiyaçlarını karşılaması mümkün değildir.

b) Bir başka görüşe göre ülfet kurduğu her şeyle ayrıca bir ünsiyet kurmasından dolayı bu ismi almıştır.

c) Bir görüşe göre ise kelimenin kökü nisyan (نسيان) olup, if‘îlân vezninden insiyân (انسيان) şekline dönüşmüş, daha sonra insan formunu almıştır. Buna göre insan, “unutan varlık”tır. Yüce Allah’ın insana verdiği emirleri zaman zaman unutması, bu isimlendirmeye gerekçe olarak gösterilmiştir.

Bu tanımlardan hareketle insan; alışan, uyum sağlayan, ünsiyet kurduğu şeyle yakınlaşma ihtiyacı duyan bir varlık olarak karşımıza çıkar. Bu sebeple Kur’ân’da “insan” kelimesinin geçtiği ayetlerde, çoğunlukla bu varlığın ontolojik yapısına ve fıtrî özelliklerine vurgu yapılır. Bu ayetlerde insanın, vahye muhatap kılınma sürecine kadar geçirdiği yaratılış safhaları ele alınırken; genellikle onun zayıf, aceleci, zalim, nankör ve cimri gibi olumsuz niteliklerine dikkat çekilir. Kur’an insanın aynı zamanda “ahseni takvim” üzere yaratıldığını da beyan eder. Ahsen-takvim üzere yaratılmış insanın pek çok ayette de zaaflı niteliklerle tanımlanmasının  sebebi nedir?

Ayetlerde insanın olumsuz gibi görünen bazı vasıflarının  zikredilmesi insanı yermek veya değersizleştirmek amacı taşımaz. Aksine bunlar, insanı kendini tanımaya, zaaflarının farkına varmaya ve ahlâkî olarak yükselmeye davet eden ayetlerdir. Kur’ân’daki olumsuz insan tasvirleri, insanın mahkûm olduğu değişmez bir kaderi değil  vahiy ile terbiye edilmemiş, işlenmemiş “ham” hâlini ifade eder. Bu olumsuz özellikler birer yaratılış kusuru değil, insanın imtihan zeminini oluşturan unsurlardır. Ahseni takvîm ise, seçme özgürlüğü verilmiş ve sorumluluk yüklenmiş insanın, yaratılış amacına uygun biçimde ihtiyaç duyduğu fiziksel ve ruhsal donanım ile sınırları ifade eder. Bir başka ifadeyle ahseni takvim kemale elverişli olma halidir.

Bu çalışma, Kur’ân’da “insan” kavramının hem ahseni takvîm üzere yaratılmış bir varlık olarak sunulması hem de çok sayıda ayette zaaflı niteliklerle tanımlanması arasındaki anlam ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır.

İnsanın Ahseni Takvim Üzere Yaratılması

İnsan denilen varlığın kaderi; kendisine irade verilmesi, sınamaya tabi tutulması ve nihayetinde yaptığı tercihler doğrultusunda değerlendirilmesidir. İlk bakışta olumsuz gibi görünen bu özellikler, aslında insanın iradesini hangi istikamette kullanacağını ortaya koyan temel göstergelerdir. Nitekim Yüce Allah, “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde (ahseni takvîm) yarattık” (Tîn 95/4) buyurur.

Fahreddin er-Râzî, “takvîm” kavramını; “bir şeyi tertip ve terkip bakımından olması gereken en güzel biçime sokmak” şeklinde açıklar. Buna göre insanın ahseni takvîm üzere yaratılması, onun hem bedensel hem de ruhsal açıdan en uygun donanımla var edilmesi anlamına gelir.

Kur’ân, insanı istikamet kazanması gereken bir varlık olarak ele alır. İnsan istikametini kaybettiğinde en aşağı derecelere düşebilir; istikamet bulduğunda ise en yüce mertebelere yükselebilir. Bu durum, insanın yaratılışında yer alan potansiyelin iki yönlü kullanımına işaret eder.

Nitekim İnsan sûresi 76/2–3. ayetlerde şöyle buyrulur:

“Biz insanı, denemek amacıyla karışım hâlindeki bir nutfeden yarattık; bu sebeple onu işiten ve gören bir varlık kıldık. Gerçek şu ki, ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun ister nankör.”

اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍ نَبْتَلٖيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمٖيعًا بَصٖيرًا ﴿٢-٧٦﴾؛

اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبٖيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا ﴿٣-٧٦﴾؛

Benzer şekilde Beled sûresi 90/8–10. ayetlerde, insana verilen bazı temel donanımlar zikredildikten sonra, onun tercihine konu olacak iki yolun da kendisine gösterildiği ifade edilir:

اَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ ﴿٨-٩٠﴾؛

وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ ﴿٩-٩٠﴾؛

وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ ﴿١٠-٩٠﴾؛

“Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ve ona iki yolu göstermedik mi?”

“Yaptıklarıyla övünen insana Yüce Allah, konuşmaya yarayan dili ve görmeye yarayan gözleri bizzat kendisinin verdiğini hatırlatarak; insana, dilini kontrol etmesini ve gözlerini ibret nazarıyla kullanmasını öğütler.

Kur’ân’da yalnızca bu ayette geçen “en-necdeyn” kelimesi; “iki yüksek yol, iki hedef, iki istikamet” anlamlarına gelir. Bu kavramın, hayır–şer, iyilik–kötülük, hak–bâtıl, doğru–yanlış, karanlık–aydınlık gibi birbirine zıt iki yolu ifade ettiği söylenebilir. İnsanın fıtratına uygun olan her türlü donanım kendisine verilmiş, ardından sorumluluk yüklenmiştir. Yüce Allah, insana sorumluluğunu yerine getirebilmesi için gerekli bütün alt yapıyı vermiştir.”(Mehmet Okuyan Meali dipnot)

İnsan Yaratılışında Zaman Bahsi

Kur’ân’da insanın fıtrî yönü ele alınırken, aynı zamanda onun yaratılışındaki potansiyel boyut ile biyolojik süreçlerine de temas eden pek çok ayet yer almaktadır. Bu ayetlerde, insanın elementer ve biyolojik oluşumu onun inanç, sorumluluk ve ahlâkî yönüyle ilişkilendirilerek ele alınır. Böylece insanın maddî kökeni ile manevî istikameti arasında kopukluk değil, anlamlı bir bütünlük kurulur.

Kur’ân, ölümden sonra yeniden dirilmeyi inkâr eden insanlara Meryem sûresi19/66–67. ayetlerde şu şekilde seslenir: “İnsan der ki: ‘Öldüğüm zaman gerçekten diri olarak çıkarılacak mıyım?’ İnsan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey değilken onu yaratan Biziz?”

Bu ayetlerde, dünyevi tutkularının peşinden giden, yeniden dirilişe ve hesap vermeye inanmayan inkârcı zihniyete; daha önce hiçbir şey değilken, adı anılır bir varlık hâline gelişi hatırlatılır. Bu hatırlatma doğru düşünme becerisini yitirmiş gerçeklikten kopmuş bu zihniyet için kendi özüne ve varoluş hakikatine dön çağrısıdır.

Benzer şekilde İnsan sûresi 76/1. ayette, insanın henüz “bir şey” olarak bile anılmadığı bir dönemden söz edilerek şöyle buyrulur:

“İnsanın, adı anılmaya değer bir varlık olmasından önce üzerinden uzun bir zaman geçmedi mi?”

هَلْ أَتَىٰ عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْـًٔا مَّذْكُورًا

Bu ayette geçen dehr (الدهر) başlangıcı ve sonu kapsayan, kesintisiz ve bütüncül bir zaman akışını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî’ye göre dehr; bir şeyin varlığa gelişinden önceki süreci, oluş safhasını ve sonrasını kuşatan zaman bütünlüğüdür.

Hıyn (حين) se, dehr içerisinde yer alan belirli bir anı ya da zamanın bölünebilir bir kesitini ifade eder. Hıyn bağlamında bir oluşun başlangıcında insanın fiili söz konusu olabilir ancak sürecin tamamlanması ve neticelenmesi insanın değil, Allah’ın takdirindedir.

Bu çerçevede, insan için dehrin tamamı içerisinde, onun henüz “bir şey” olarak bile sayılmadığı bir hıyn geçmiştir. Dehr, insanın yokluğunu da kapsayan tüm zaman dilimini ifade ederken hıyn, insanın henüz varlık ve anlam düzeyinde zikre değer olmadığı zamandan bir kesiti temsil eder.

Bu durum, insanın varoluşuna dair şu hakikati ortaya koyar; “sonsuz zaman içinde sonradan varlık alanına dâhil edilen insan seni bekleyen önemli yükümlülüklerin  ve tercihine göre seni bekleyen bir son var”

İnsanın Yaratılış Maddeleri ve Bunların İnsana Yüklediği  Ontolojik Anlam Katmanları

Kur’ân’da insanın yaratılışı farklı boyutlarıyla ele alınırken mâ – turâb – tıyn (su – toprak – çamur) kavramlarıyla üç farklı düzeye işaret edilmektedir. Bu maddeler, insanın yaratılışına dair kronolojik bir sıralamayı mı, yoksa hayatın kökeni, bedenin hammaddesi ve insan bedeninin şekillenme sürecine dair ontolojik katmanları mı ifade etmektedir?

İnsanın Sudan (ماء) yaratılması

Kur’ân’da sudan yaratılma bağlamında, fiilin doğrudan nesnesi çoğu zaman “insan” değil; “beşer” (Furkân 25/54), “küllü dâbbe” (Nûr 24/45) ve “küllü hay” (Enbiyâ 21/30) şeklinde geçmektedir. Kullanılan kelimenin değişmesi, anlam alanının da genişlediğini göstermektedir. Bununla birlikte bu ifadelerin ortak noktası; bitki, hayvan ve insan dâhil olmak üzere yeryüzünde hareket eden bütün canlı türlerinin biyolojik hayatının kaynağının su olmasıdır.

Nitekim Nûr sûresi 24/45. ayette şöyle buyrulur. “Allah, bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”

وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰى بَطْنِهٖ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ ﴿٤٥-٢٤﴾؛

Benzer şekilde Enbiyâ sûresi 21/30. ayette de “her canlı şeyi sudan yarattık” buyurulmaktadır.

اَوَلَمْ يَرَ الَّذٖينَ كَفَرُوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَیْءٍ حَیٍّ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ ﴿٣٠-٢١﴾؛

Bu bağlamda su, yaratılışın canlılık boyutunu ifade eder ve yalnızca insanla sınırlı değildir. Enbiyâ sûresi 30. ayetin devamında ve Nûr sûresi 45. ayetin öncesinde, Allah’ın kevnî ayetlerine dikkat çekilmekte; basiret nazarıyla bakanlar için yaratılıştaki çeşitlilik ibret unsuru olarak sunulmaktadır. Sudaki canlılık potansiyeli ve ondan türeyen hayat çeşitliliği de bu kevnî ayetlerden biridir.

İnsanın Topraktan (تراب) Yaratılması

Kur’ân’da insanın topraktan (turâb) yaratılması genellikle iki ana bağlamda ele alınır:

Birincisi, değersiz ve cansız bir madde olarak görülen toprağın akıl, irade ve sorumlulukla donatılmış insan formuna dönüşümünün başlangıcına işaret eden yaratılış bağlamıdır (bk. Âl-i İmrân 3/59; Kehf 18/37; Hac 22/5; Rûm 30/20; Fâtır 35/11; Mü’min 40/67).

İkincisi ise, ölümden sonra dirilişi inkâr eden kimselerin, toprağı “hiçlik” ve “değersizlik” olarak algılamaları ve bu sebeple yeniden dirilişi imkânsız görmeleri bağlamıdır (bk. Ra‘d 13/5; Mü’minûn 23/35, 82; Neml 27/67; Sâffât 37/16, 53; Kâf 50/3; Vâkıa 56/47).

Bu bağlamlarda turâb, tek bir bireyin bedeni olmaktan ziyade, insan türünün en temel maddî kökenini ve bu kökene yüklenen anlamı ifade eder. Bu sebeple Hac sûresi 5. ayette hitap, tekil olarak “ey insan” şeklinde değil; “ey insanlar (yâ eyyühe’n-nâs)” şeklinde çoğul olarak gelmiştir. Bu kullanım, ayetin türsel kökenin değersiz görülen en temel ham maddesine vurgu yaptığını göstermektedir.

İnsanın Çamurdan (طين) Yaratılması

Tıyn, turâbın su ile birleşerek hayat bulmuş ve bedenleşmeye elverişli hâle gelmiş şeklidir. Bu aşama, insan bedeninin şekillenmeye başladığı süreci ifade eder. Kur’ân’da “tıyn” kavramının özellikle insan ile birlikte kullanıldığı ayetler bulunmaktadır (bk. Mü’minûn 23/12; Secde 32/7). Dikkat çekici biçimde, insan dışındaki canlı türlerinin yaratılışında “tıyn” ifadesi kullanılmaz.

Bu durum, insanın diğer canlılardan farklı olarak yeryüzünde halife kılınması, ahlâkî sorumluluk yüklenmesi ve irade sahibi bir varlık olmasıyla ilişkilidir. Çamur; şekil alabilen, iz bırakabilen ve dönüştürülebilen bir maddedir. Aynı şekilde insan da, hem kendisi şekillenen hem de çevresini dönüştürebilen bir varlıktır.

Nitekim  Mü’minûn Sûresi 23/12. ayette şöyle buyrulur:”Andolsun, biz insanı çamurdan süzülmüş bir özden yarattık.”

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍ ﴿١٢-٢٣﴾؛

Genel Değerlendirme

Bu çerçevede su, hayatın Allah’a bağlılığını; turâb, insanın aczini ve faniliğini; tıyn ise insanın şekillenebilir ve terbiye edilebilir oluşunu vurgular. Dolayısıyla su–toprak–çamur, basit bir kronolojik sıralamadan ziyade, insan varoluşunun farklı ontolojik katmanlarını ifade eder.

Kur’ân’da insanın yaratılışı bağlamında su, hayat ilkesine; turâb, insan türünün maddî kökenine; tıyn ise su ile yoğrulmuş toprağın bedenleşmeye elverişli hâline işaret eder. Bu kavramlar, insanın biyolojik varlığını olduğu kadar ahlâkî ve sorumluluk yüklü yönünü de anlamaya imkân veren bütüncül bir yaratılış tasavvuru sunar.

İnsanın yaratılışında tıyn kelimesi ile tıyni lazib, sulaletin min tiyn, salsalin kel fehhar ve hamein mesnun ilişki nedir?

Kur’ân’da yaratılış maddeleri biyoloji kitabı gibi kronolojik aşamalar vermek için değil, insanın varoluşunu çok katmanlı anlatmak için kullanılır.

Tıyn-i lazib nedir?

Lazib (لزب) yapışan tutunan bir birine kenetlenen ayrılmayan demektir.

Tiyni lazib insanın  hem yapısal hem ruhsal boyutunu ifade edebilir. İnsanın maddesi dağınık değil bir araya getirilmiş bir yapıdadır. Aynı zamanda insanın dünyaya yapışan kenetlenen yapısına da vurgu içerir.

Saffat Suresi 37/11: Şimdi o inkârcılardan şu sorunun cevabını iste: Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa başka yarattıklarımızı mı? Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمْ مَنْ خَلَقْنَا اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طٖينٍ لَازِبٍ ﴿١١-٣٧﴾؛

Bu ayet inkarcılara hitapla gelir ama yaratılış hatırlatmasıyla verilen bir cevap vardır. Çünkü Saffat 1-10. Ayetler göğün korunması şeytanların kovulması delip geçen alevli ateş yani şihap bu bağlamlar ilahi düzene izinsiz sızma girişimi hakikati çalmaya çalışma ve buna verilen kozmik cevaptır.

Ayetlerde geçen şihab ateş kökenli tin-i lazib toprak kökenlidir şihap yakıcı tiyni lazib yapışkan, şihap yukardan gelir tiyni lazib aşağıya aittir sihap kovucu tiyni lazib tutunan bağlanan demektir. Bu özellikler madde karşılaştırmasi değil konum karşılaştırmasıdır. O halde inkarcılar neden tiyni lazib ile anılıyor. Tiyni lazib olumlu veya olumsuz okunabilir olumsuz anlam hakikate değil yere yapışmak demektir inkarcı aşağı olanla yetinir yükselmek istemez kendini vahye kapatır. Bu yüzden şihap gökten kovar tiyni lazib yere yapıştırır verilen mesaj insanın sınırını hatırlatır. Inkarcı için neden lazib özellikle seçilir. Çünkü o hakikate yapışmaz dünyaya yapışır mal güç statü tercih eder. Bu bağlamda tiyni lazib dünyaya yapışmış bilinçtir.

Lazib aynı zamanda insanın unsurlarının dağılmaması bütünlük kimlik muhatap olabilme anlamını da vurgu içerebilir. Lazib insanı tutunabilme kapasitesidir bu kapasite hakikate yönelirse sorumluluk dünyaya kilitlenirse inkar meydana gelir.

Sülaletin min tiyn ne demektir?

Sülale (سلالة) süzmek çekip almak  özünü ayıklamak demektir. Bu ifade tiynin tamamı değil onun seçilmiş özü inceltilmiş damıtılmış bir parçasıdır. Yani insan toprağın  herhangi bir kısmından değil onun özünden yaratılmıştır. Bu insan için değer inşasıdır. Bu kelime mümin insan bağlamında kullanır.

Mü’minun Sûresi 23/12: Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍ ﴿١٢-٢٣﴾؛

Sülatin min tiyn insanın yeryüzünün özünden seçilerek emanetle yüklendiğini anlatır.

Salsalin min hamein mesnun ve salsalin kel fehhar ne demektir?

Ortak kelime salsal (صلصال) kurumuş içi boş vurulduğunda ses çıkaran kil demektir. Bu kelime insanın henüz ruh üflenmeden önceki halini anlatır.

Salsal kelimesi Hicr 26 da min hamein  mesnun ile gelmektedir.

Hamein; kokulu koyu siyah balçık, mesnun; şekil verilmiş işlenmiş uzun süreçten geçmiş işlenmiş balçık demektir.

Hicr Sûresi 15/26:Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَاٍ مَسْنُونٍ ﴿٢٦-١٥﴾؛

Hicr suresinin bağlamı iblisin Adem'e secdeye itirazı meleklerin secdesi insanın aşağı maddeden yaratılması bu yüzden burada hamein mesnun insanın kökenindeki düşüklük aynı zamanda işlenmişlik ve bilinçli bir süreçte yaratıldığını vurgu içerir.

Salsal kelimesi Rahman 14 te kel fehhar ile beraber gelmektedir. Kel fahkar şekil verilmiş estetik kazanmış ama kırılgan olan çömlek gibi demektir. Rahman Suresinin bağlamı nimetler ölçü denge ve güzelliktir ve kel fehhar insanın sanat eseri gibi şekillendirilmiş ama kırılabilir bir varlık inceliğine estetiğine zarafetine vurgu içerir ancak henüz ruh üflenmemiş halidir.

Rahman Sûresi 55/14: Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ ﴿١٤-٥٥﴾؛

Salsalin  kelfakar ve salsalin min hamein mesnun da neden iki farklı anlatım vardır? Çünkü Kur'an insan kendini kibirle yüceltmesin diye Hicr 26'yı kendini değersiz sanmasın diye de Rahman 14'ü söyler.

Hicr 26 ve Rahman 14 te tiyn kelimesi geçmez çünkü Kur'an artık ilk maddeyi değil o maddenin son halini anlatır ikisi de tiynin farklı zaman dilimlerinde aldığı isimlerdir.

Tiyn, salsal, hamein mesnun gibi kavramlar kronolojik ve biyolojik sürecin parçaları olarak okunabileceği gibi insanın aynı anda taşıdığı ontolojik vasıflar olarak da anlaşılabilir. Kelimelerin ana vurgusu sıralamadan ziyade insanın çok katmanlı tabiatınadır.

Genel bir değerlendirme;

Kur’ân’da tıyn, tıyn-i lâzib, sulâletin min tıyn, salsalin min hame’in mesnûn ve salsâl ke’l-fehhâr ifadeleri, insan bedeninin aynı maddeden farklı hâllerini ve bu hâllere yüklenen ontolojik anlam katmanlarını ifade eder; bunlar çelişkili değil, tamamlayıcı ifadelerdir.

İnsanın Biyolojik Yaratılış Süreci

İnsanın yaratılış sürecinin su ve toprak bunların karışımı tiyn ve değişik formlarını incelemiştik. Bu elementer süreç  ilk insan adem ve eşiyle bitti sonra ise diğer insanlar için spermin yumurtayı döllemesiyle başlayan anne rahminde gerçekleşen biyolojik süreç olarak mı devam etti sorusu akla gelebilir.

Bu bölümde Muminun suresi 12 -14. ayetlerde anlatılan sıralamayı takip ederek başka surelerde benzer sıralamanın farklı kelime seçimi üzerinden karşılaştırma yapacağız.

Mü’minun Sûresi 23/12-14:Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık.

Sonra onu sağlam bir yerde nutfe (zigot) hâline getirdik.

Sonra o nutfeyi (zigotu) ‘alaka (embriyo) yaptık. Sonra o ‘alakayı (embriyoyu) bir mudğa (et parçacığı) hâline soktuk; o et parçacığını kemiğe çevirdik; o kemiği de etle (kasla) kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla oluşturduk. Yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍ ﴿١٢-٢٣﴾؛

ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فٖى قَرَارٍ مَكٖينٍ ﴿١٣-٢٣﴾؛

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖينَ ﴿١٤-٢٣﴾؛

Sülaletin min tıyn (سلالة من طين);

“Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık”

Bu pasajda insanın yaratılış süreci ”sülatin min tiyn” den başlatılmıştır bu ifade ile ilgili açıklamayı daha önce yapmış ve  tiynin tamamı değil onun seçilmiş özü inceltilmiş damıtılmış bir parçasıdır demiştik.

İnsanın yapıtaşı tükettiği gıdalardır. Bu gıdalar da, ya hayvansal ya da bitkisel olur. Hayvansal gıdalar da, bitkisel gıdalara dayanır. Bitkiler de, yerin ve suyun özünden meydana gelirler. Bu demektir ki insan gerçekten, çamurun özünden meydana gelmiştir. Sonra bu öz, yaratılışın ve fıtratın safhalarından geçtiğinde, meni haline gelir. Bu açıklama, ayetin lafzına da uygundur. Yani ilk insan gibi halen her insan  toprağın aynı süzülmüş seçkin özünden yaratılmaya devam etmektedir.

Nutfetün (نطفة) : نطف  kökünden gelir.

“sonra onu çok dayanaklı bir karargâhta bir damlacık kıldık”

Saf arı halis su, damla demektir. Genelde erkeğin erlik suyu olarak anlaşılmıştır. Ancak gerek erkeğin ve gerek kadın katkılarının birleşmesiyle oluşan ilk canlı taslağı olarak anlaşılmasına yönelik Kur’an'dan deliller mevcuttur.

Insan 2 de nutfetün emşacdan (نطفة امشاج) bahsedilir. “Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık..”

Emşac karışımlar bileşimler demektir tek bir su olamaz.

Bazı ayetlerde erkek cinsinin katkısına işaret eden kelimeler vardır. Mesela Mürselat 20 de (ماء مهين) geçer “hakir görülen, değersiz bir su-tevazunun gerekliğine vurgu”, Tarık 6 da (ماء دافق) geçer  “fışkıran, ileriye doğru itilen su-harekete biyolojiye vurgu-“  gibi. Bu ifadeler nutfe yerine kullanılmaz. Nutfe bu aşamadan sonra oluşan haldir.

Nutfe tek başına meni değildir. Kadın ve erkeğin katkılarının birleşmesiyle meydana gelen ilk canlı oluşumdur. Bedenleşme sürecine girmiş, artık “bu kişi” olmaya aday birleşik başlangıçtır.

Kıyamet 37.ayette nutfe için “atılan meniden” der.

Kıyamet Suresi75/37: (İnsan) akıtılan meninin (spermin) bir kısmından (oluşan) bir nutfe (zigot) değil miydi!

اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِىٍّ يُمْنٰى ﴿٣٧-٧٥﴾؛

Peki bu ayette neden “menî” deniyor? Çünkü ayetin amacı biyolojik eşitlik anlatmak değil, insanın aslının acizliğine  iradesiz başlangıcına vurgu yapmaktır; “Sen yüce, bağımsız, güçlü bir varlık değildin, akıntıya bırakılan bir sıvıdan ibarettin”

Bu bağlamda: erkeğin katkısı yüceltilmiyor, tam tersine insanın başlangıcının küçüklüğü hatırlatılıyor.

Neden anne katkısı özellikle anılmıyor dersek Çünkü: Kur’ân burada rahmet ve şefkat bağlamında konuşmuyor, hesap ve diriliş bağlamında konuşuyor. Kıyâmet Sûresi boyunca ana tema: inkâr, hesap, sorumluluk, yeniden diriliştir.

Bu bağlamda: rahim, annelik, koruyuculuk değil akıntıya bırakılmışlık vurgulanır.

Kur’an’da nutfe bağlama göre farklı yönlere işaret eder. İnkarcılar bağlamında geçtiğinde kibri kırmak için gelir. Örneğin dirilişi inkar Allah'ın kudretini küçümseme kendini yeterli görme bu durumda nutfe alt seviye kökeni hatırlatan bir delil olarak kullanılır ve şu mesaj verilir sen büyükleniyorsun ama başlangıcın buydu yoktan var edilen sen yeniden diriltilmeyi nasıl inkar ediyorsun? Bu bağlamda nutfe değer düşürücü değil kibir yıkıcıdır inkarcının unutmak istediği gerçeği yüzüne vurur.(Nahl 4  Kehf 37  Hac 5   Yasın 77  Mümin 67  Kıyamet 37   Abese 19)

Nutfe iman edenler bağlamında geçtiğinde şükür ve sorumluluk bilincini hatırlatır. Nutfe nimetin ve ilahi öznenin başlangıcıdır. Şu mesaj verilir bu kadar zayıf bir başlangıçtan seni bu noktaya getiren kim bu süreci yöneten kudret seni başıboş bırakır mı? Burada nütfe aşağılatmaz değer kazandırır. Çünkü vurgu nütfenin kendisine değil onu anlamlı bir hayata dönüştüren kudretedir. (Muminun 13,14  Fatır 11  Necm 46   İnsan 2)

Alagatün (علقة): علق kökünden  gelir.

“sonra o nutfeyi alaka yaptık”

Alagun (علق) Tutunmak bağlanmak asılı kalmak demektir. Cins isimdir. Durum vasıf karakter ifade eder soyuttur. Türkçeye İlgi, alaka olarak geçmiştir.

Alagatün (علقة) sayılabilir embriyolojik süreç bildirir somut evredir.

Alak Suresi 2 ayette geçen alagun biyoloji anlatmaz süreç sıralamaz öğrettiği şey insan asılı tutulmuş bağımlı bir varlıktır demektir. Yani bir varoluş hali anlatılır. Her insan için geçerlidir.

Hac 5 ise diriliş'i İspat eder pedagoji artı biyoloji anlatır tekil aşama bildirir

Kur'an önce insanı ontolojik olarak anlatır. (Nedir, nasıldır amacı nedir) sonra biyolojik olarak anlatılır. Yani önce varoluş (iliskişel yönü) sonra beden olarak anlatılır.

İnsanın önce ontolojisinin sonra biyolojisinin anlatılmasının önemi nedir? İnsan için önce ontoloji dersek insan= ilişki için de var olan bilinçtir yani var olmak için başkasına tutunur. Eğer önce biyoloji dersek insan= gelişmiş organizmadır demek olur.

İkra emri biyolojik bir varlığa değil ilişki kurabilen bir bilince gelir.

Alak 6-7.ayetlerde “insan kendini müstagni gördüğünde muhakkak azar.” ifadesi insan yaratılış amacına aykırı bir tutum sergilemesini ifade eder. Bu durum insanın ilk ahlaki sapmasının ve ilk kırılma noktasının temelidir.

Mudgatün (مضغة) : مضغ kökünden gelir.

“alakayı mudga yaptık”

Temel anlamı çiğnemek, ağızda ezmek, ısırılıp çiğnenmiş lokma demektir.

Mudğa “çiğnenmiş et parçası kadar küçük şey”  demektir. Embriyonun şekillenmeye başladığı ama hâlâ tam insan formu kazanmadığı bir safhayı ifade eder.

Razi bu konuda şunları söyler; ”Sonra o alakayı, bir çiğnem et yaptık” ayetinin ifade ettiği husus “Biz, o camid, pelte halindeki alakayı mudğaya, yani bir çiğnem miktarı olan et parçasına dönüştürdük demektir.

Neden “mudğa” denmiştir?

a) Görüntü açısından benzerlik; Embriyo bu aşamada: küçük, şekilsiz, çiğnenmiş ete benzer

b) Acziyet vurgusu; Mudğa: savunmasız, şekli bozulabilir tek başına var olamaz. İnsanın ilk hâlinin zayıflığını hatırlatır.

Nutfetün-alagatün-mudgatü (نطفة – علقة -مضغة) kelimelerinin sonundaki te “ة” olması te’nis (dişil) tercihi, arap dili açısından “rastgele gramer” değil; ontolojik, belâgatî ve pedagojik bir tercihtir.

Bu üç kelimenin ortak özelliği: Somut ama tamamlanmamış, geçici, başkasına bağlı, kendi başına kaim olmayan yapılardır. Arapçada bu tür varlıklar çoğu zaman te’nisle ifade edilir.

Tamlık, istikrar, kuvvet müzekkerlik  (ذكر)alıcılık edilgenlik, oluş hâli müenneslikle (انث) ifade edilir. Embriyo safhaları fail değil, mef‘ûl durumundadır. Bu yüzden gramatik te’nis, ontolojik edilgenliğe uygundur.

Bu yüzden: insan müzekker ama oluş hâli  müennes ifade edilir.

Neden bu safhalardan sonra te’nis biter? Kur’ân’da dikkat çekici bir geçiş vardır:

Mü’minûn 14 “Sonra onu başka bir yaratılışla oluşturduk”

ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ

Burada: zamir -hu (müzekker) olur artık “oluş” değil, şahsiyet vardır.

 Te’nis → oluş süreci

 Müzekker → kimlik ve sorumluluk

Izâmün (عظام) : عظم kökünden gelir.

“mudgayı kemik yaptık”

Büyümek, iri olmak, azametli olmak, önemli, ağırlıklı olmak demektir.

“Mudgayı kemiklere dönüştürdük” İzam eten önce gelir yapıyı kuran unsur olarak sunulur.

Bu kökün merkez anlamı şudur “Bir şeyin varlığını taşıyan, ona ağırlık ve dayanıklılık kazandıran ana unsur”

Yani sadece fiziksel büyüklük değil, taşıyıcılık ve omurga olma anlamı vardır. Kemik bedenin ana taşıyıcı unsurudur. Vücudu ayakta tutan bedene şekil veren en sert ve kalıcı yapıdır.

Lahmun (لحم) : لحم  kökünden gelir.

“kemiklere et giydirdik.”

Et kaplayıcıdır, yumuşaktır, koruyucudur. Güzellik ve işlev kazandırır. Kemik çıplak, et örtücüdür. Et, kemiğe elbise gibi giydirilmiştir.

Ayette kemiğe et giydirme anlatılırken kesâ fiilinin seçilme inceliği;

فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا

kesâ – kisvetün (كسا - كسوة) (elbise) giydirmek, elbise demektir Örtmek, kaplamak  manası vardır.

Kisvenin görevi çıplak olanı örtmek, soğuktan, zarardan korumak, onur kazandırmak, bir şeye dış kimlik vermektir.

Kemik, sert, şekil verici ama çıplak ve savunmasız et ise koruyucu, işlev kazandırıcı, hareket ve güç sağlayıcıdır. Bu yüzden et, kemiğin elbisesi gibidir.

Mü’minûn 14’te “kisve” fiilinin seçilmesi, etin kemiklere yalnızca biyolojik bir kaplama olarak değil; onları koruyan, tamamlayan, işlev kazandıran ve insanî bir bütünlüğe ulaştıran bir “elbise” olarak giydirildiğini vurgulamak içindir. Diğer giydirme fiilleri bu çok katmanlı anlamı taşımaz.

İnsanın yaratılış sürecini anlatan Mü’minûn 12-14.ayetleri inceledik. Benzer bir anlatım Hac 5. ayette de mevcuttur ancak bazı kelimeler farklıdır. Bu farklılığın anlama kattığı derinlik nedir?

Hac Sûresi 22/5 : Ey insanlar! Diriltilmekten şüphedeyseniz, (bilin ki) biz sizi topraktan, sonra nutfeden (zigottan), sonra ‘alakadan (embriyodan), sonra organları belirlenmiş, (detayları) belirlenmemiş bir mudğadan (et parçacığından) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak doğumla (dışarı) çıkartırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). Kiminiz vefat ettirilir; kiminiz de bilgiden sonra (biliyorken) bir şey bilmez hâle gelsin diye ömrün en sıkıntılı çağına kadar götürülür. Yeri de kupkuru (ölü) bir hâlde görürsün; biz onun (toprağın) üzerine suyu indirdiğimiz zaman bir de bakarsın ki kıpırdayıp kabarır ve her iç açıcı çiftten (bitkiler) yetiştirir.

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِى الْاَرْحَامِ مَا نَشَاءُ اِلٰى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا اَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْپًا وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهٖيجٍ ﴿٥-٢٢﴾؛

Mü’minûn 14 ile Hac 5 aynı süreci anlatmaz; aynı sürecin iki farklı maksada ve muhataba göre seçilmiş anlatımını sunar.

Mü’minûn 12–14 Bağlam: Allah’ın yaratma kudreti, insanın oluş düzeni, nimet, hikmet ve bilinç vurgusudur. Burada muhatap “insan” dır. Bu insan ise güzel davranışlarından dolayı Firdevs Cennetlerine varis olan “mü’min”dir

Hac 5 Bağlam: Dirilişi inkâr edenler, şüphe, tereddüt, alay  “öldükten sonra nasıl dirileceğiz?” sorusunu soran zihniyete vurgu vardır. Burada muhatap “nâs” dır.

Farklı bağlamlar mesaj verilen muhataba farkı kelime seçimiyle vurgulanmıştır.

Mü’minûn 12  “Sülaletin min tiyn” kelimesi geçerken, Hac 5 te “türab” kelimesi geçer.

Sülaletin min tiyn türabın herhangi bir kısmı değil işlem görmüş daha özelleşmiş seçkin bir formunu ifade eder. Bu kelime değişikliği mü’minin genel nas içinde seçkinligine vurgu anlamı içerir.

Mü’minun 14 “izâm - lahm  - sonra başka bir yaratılış” kelimeleri geçerken, Hac 5 te “muhallaga - gayru mahallaga”kelimeleri geçer.

Mü’minun 14  ana vurgu: düzen, organik bütünlük,  bilinçli inşadır.

İzâm (kemikler) → iskelet, yapı

Lahm (et) → örtme, tamamlama, canlılık

Sonra başka bir yaratılış → ruh / muhataplık

Mesaj: İnsan, rastgele değil, aşama aşama hikmetle kurulmuş bir varlıktır. Bu anlatım hayranlık uyandırır, şükre ve tefekküre çağırır.

Hac 5’te izâm ve lahm kelimeleri yer almaz “mudğatin muhallagatin ve ğayri muhallagatin” kelimeleri gelmiştir.

Muhallaka – gayru muhallaka ne demektir?

Muhallaka  belirginleşmiş, şekli tamamlanmış, gayru muhallaka  tamamlanmamış, düşen, yarım kalan demektir.

Buradaki vurgu:  kesintiye uğrayan süreçler, her şeyin tamamlanmadığı gerçeği, insanın kudret sahibi olmadığını anlatır. Bu anlatım biyolojik detay değil güç eleştirisidir.

“Sız kendinizi bile tamamlayamıyorsunuz bir aşamayı Allah tamamlamazsa, siz tamamlayamazsınız” demektir.

Mesaj şudur: Seni ilk defa yaratan, süreci yarıda da kesebilir o hâlde seni yeniden diriltmeye de kadirdir.

İzâm ve lahm gibi “tamamlanmış yapı” kelimeleri inkârcı psikolojiye hitap etmez çünkü o zaten sonuçtan şüphe etmiyor, o Allah’ın kudretinden yeniden yaratma gücünden şüphe ediyor.

Mü’minûn 14 insanın “nasıl güzel kurulduğunu”,

Hac 5 ise insanın “kendi başına hiçbir şeyi garanti edemeyeceğini anlatır.

Biri değer ve anlam, diğeri acziyet ve bağımlılık üzerine kuruludur.

Mü’minûn 14 te yaratılış süreci “ızam ve lahm” gibi tamamlanmış yapılar üzerinden hikmet ve düzen vurgusuyla anlatılırken, Hac  5 aynı süreç “tamamlanan ve tamamlanmayan safhalar” üzerinden Allah’ın mutlak kudretini ve dirilişin imkânını temellendirmek amacıyla sunulmuştur. “Kelime farkı süreç farkından değil,  muhataba göre mesajın farklı olmasından  kaynaklanmaktadır.”

Allah en iyisini en güzelini en doğrusunu bilir.